61

    RevelationCuzPageSurah
    49 20392Qasas(28)

٦١

اَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقيهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيمَةِ مِنَ الْمُحْضَرينَ

(61) e fe mev veadnahü va’den hasenen fe hüve lakiyhi ke mem metta’nahü metaal hayatid dünya sümme hüve yevmel kiyameti minel muhdarin
şimdi kendisine güzel vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşan o kimse gibi olur mu? kendisine geçici zevkini yaşattığımız, dünya hayatının sonra kıyamet günü hazır bulundurulanlardan

(61) Are (these two) alike? one to whom We have made a goodly promise, and who is going to reach its (fulfillment), and one to whom We have given the good things of this life, but who, on the Day of Judgment, is to be among those brought up (for punishment)?

1. e : mı
2. fe : artık
3. men : kimse
4. vaadnâ-hu : ona vaadettik
5. va’den : vaad
6. hasenen : güzel
7. fe : böylece
8. huve : o
9. lâkî-hi : ona kavuştu
10. ke : gibi
11. men : kimse
12. metta’nâ-hu : onu metalandırdık
13. metâa : meta, dünya malı
14. el hayâti ed dunyâ : dünya hayatı
15. summe : sonra
16. huve : o
17. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü
18. min el muhdarîne : hazır bulundurulanlardan


SEBEB-İ NÜZUL

1. Mücâhid’den rivayette o şöyle demiştir: Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebu Cehl hakkında nazil olmuştur.

2. Süddî ise Ammâr ile el-Velîd ibnu’l-Muğîra hakkında nazil olduğunu söyler. Hz. Peygamber (sa) ile Ebu Cehl hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.

3. Yine Mücâhid’den rivayette o, bu âyet-i kerimenin Hz. Peygamber ile Ebu Cehl ibn Hişâm hakkında nazil olduğunu da söylemiştir.

4. Muhammed ibn Ka’b el-Kurazî’den rivayete göre ise Hz. Hamza, Hz. Ali, Ebu Cehl ve Umara ibnu’l-Velîd haklarında nazil olmuştur.


AÇIKLAMA

“Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir. O hidayete erecekleri çok iyi bilir.”

Yani Ey Muhammed! Şüphesiz ki sen hidayete ermesini, hidayete muvaffak kılınmasını arzu ettiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Bu sana ait değildir. Senin üzerine düşen sadece tebliğ etmektir. Dilediği kimseyi hidayete erdirmek ve o kimsenin kalbine nur vermek ve bununla onu ihya etmek suretiyle gönlünü İslâm’a açmak şeklinde hidayete nail kılabilecek olan sadece Allah’tır.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyuruyor: “Ölü bir kimse iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanların arasında yürüyeceği bir nur ver­diğimiz kimse, içinden çıkamaz bir halde karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu?”(Enam, 6/122).

Sonsuz hikmet O’na aittir. Hidayete müsait ve lâyık olanları en iyi bilen Rabbindir. Onlar hidayete lâyık oldukları için onları hidayete erdirir. Azgınlığa lâyık olanları da en iyi bilen Odur. Onlar da buna lâyık oldukları için bu gibi kimselere hidayet nasip etmez.

Bu ayetle murad edilen mana kavmini hidayete erdirme imkânı bulamayan Rasulullah’ı teselli etmektir.

Dikkat çeken bir husus bu ayetin zahirinde Ebu Talib’in kâfir olduğuna bir delilin bulunmamasıdır. Lâkin Buharî ve Müslim’in Sahihlerinde sabit olan husus -daha önce beyan ettiğim gibi- bu ayetin Peygamberimiz’in amcası Ebu Talib hakkında nazil olduğu hususudur.

Zeccac diyor ki: Bütün müslümanlar bu ayetin Ebu Talib hakkında nazil olduğu hususunda icma etmişlerdir. Ebu Talib ölüm döşeğinde:

– Ey Abdi Menaf oğulları! Muhammed’e itaat edin ve onu tasdik edin ki kurtuluşa eresiniz ve ilâhî irşada erişesiniz, dedi.

– Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.) ona hitaben:

– Amca! Onlara nefislerine iyilikle, hayırla davranmalarını tavsiye edi­yorsun ama kendi nefsine karşı böyle davranmıyorsun, dedi. Ebu Talib:

– Benden ne istiyorsun, yeğenim? diye sordu. Peygamberimiz (s.a.):

– Senden sadece bir tek kelimeyi söylemeni istiyorum. Zira sen dünya günlerinden en son günü yaşıyorsun. Senin “Lâ ilahe illallah” demeni istiyo­rum ki Allah Tealâ nezdinde sana bu kelime ile şehadet edeyim, dedi. Ebu Talib:

– Yeğenim, ben senin doğru sözlü olduğunu gayet iyi biliyorum ama hal­kın: “Ölüm esnasında korktu da bunu söyledi.” demelerinden hoşlanmıyo­rum. Benden sonra sana ve amcalarına karşı hakaret ve küfürlü sözler söy­leyeceklerini bilmesem bunu söylerdim. Sende gördüğüm şiddetli arzu ve iyi­likseverlik sebebiyle şu ayrılık anında senin gözünü aydın kılar, böylece seni sevindirirdim. Fakat ben büyüklerim Abdülmuttalib, Haşim ve Abdi Me­nafin dini üzerine öleceğim.” dedi.

Kurtubî diyor ki: Doğru olan şöyle denilmesidir: Müfessirlerin büyük çoğunluğu bu ayetin Peygamberimiz’in (s.a.) amcası Ebu Talib hakkında nazil olduğu hususunda icma ve ittifak etmişlerdir. Bu, Buharî ve Müslim’in açık ifadeleridir.

– Bu ayetin bir benzeri de şu ayetlerdir: Onları hidayete erdirmek senin üzerine borç değil. Ancak hidayeti kime dilerse ona verir.” (Bakara, 2/272); “Sen ne kadar hırs göstersen yine insanların çoğu iman edici değildirler.”

Kısaca: -Razî’nin zikrettiği gibi- zorlama ve icbar manasında hidayete erdirme caiz değildir. Çünkü Allah Tealâ tarafından mükellefe bu çeşit bir hidayet verilmesi onun şanına lâyık değildir, çirkindir. Çirkin olanı yapmak ise bilgisizlik ya da buna ihtiyaç duyma sebebiyle olur. Bu da imkânsızdır. İmkânsız olanın gerekli olması da imkânsızdır. Bunun Allah için düşünül­mesi de muhaldir, imkânsızdır. Muhal ve imkânsız olanın ilâhî iradeye bağ­lanması ise caiz değildir.

Cenab-ı Hak daha sonra müşriklerin Hz. Peygamber’e iman etmemeleri hususundaki şüpheleri ve ileri sürdükleri çürük bahaneleri, asılsız mazeret­leri bildirerek şöyle buyurdu:

“İman etmeyenler: Eğer biz seninle beraber doğru yola uyarsak yerimiz­den, yurdumuzdan oluruz, dediler.”

Yani müşrikler: “Biz senin getirdiğin hidayet yoluna tabi olur, etrafımız­daki müşrik Arap kabilelerine muhalefet edersek bize eziyet etmelerinden ve bizimle savaşmalarından korkuyoruz, nerede bulunursak bulunalım bizi ya­kalamalarından, yurdumuzdan çıkarmalarından korkuyoruz.” dediler.

Cenab-ı Hak da onların bu şüphelerine şu şekillerde cevap verdi:

1- Harem bölgesinin emniyete kavuşturulması: “Biz onları nezdimizden bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği emin harem bölgesine yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bunu bilmezler.”

Yani onların bu itirazları yalan ve batıldır. Çünkü Allah Tealâ onları emin bir beldeye, var olduğu andan itibaren muazzam ve emniyet içindeki harem bölgesine yerleştirmiştir. Onların küfürleri ve şirklerine rağmen bu harem bölgesi onlar için emniyetli olursa müslüman olup hakka tabi olurlar­sa nasıl emniyetli, güvenli bir yer olmaz?

Mekke Haremi’nin hususiyetlerinden biri Cenab-ı Hak tarafından bir rızık lütfü olarak her taraftan ticaret eşyalarının, başka beldelerdeki meyve ve ürünlerin o bölgeye taşınmasıdır. Fakat onların çoğu hayır ve saadet bulunan şeylere dikkat etmeyen, ibadete daha lâyık olanı bilmek ve ondan başkasına ibadet etmeyi terk etmek için düşünmeyen bilgisiz kimselerdir.

2- Ümmetlerin helak edilmesinin hatırlatılması: “Biz refah içinde şımarıp azgınlaşan nice ülkeleri helak ettik, işte onların geride bıraktıkları yerle­ri! Kendilerinden sonra bu yerlerin pek azında oturulmuştur. Oralara hep biz varis olmuşuzdur.”

Yani Mekke halkından olan ve nimetlerin yok olmasından korkarak iman etmeme mazeretini ileri süren bu kimseler şunu iyi bilsinler ki asıl iman etmemek nimetleri ortadan kaldıran husustur. Çoğunlukla Allah halkı imanı reddeden, inkâr eden, haddi aşan, tuğyana sapan, şirretlik yapan, Allah’ın nimetlerine ve O’nun bol rızıklarına karşı nankörlük eden pek çok kasabayı helak etmiştir. Bu kimselerin yerlerinde, tavanlar başlarına yıkılmış­tır. Buralarda pek az müddetle geçici olarak kalanlar dışında hiçbir kimse oturmamaktadır. Buralarda yoldan geçenler bir gün veya daha az bir müd­det kalmaktadırlar. Buralara varis olan sadece Allah olmuştur. Çünkü buralar harap bir hale dönüşmüştür. Buralarda onlara halef olacak kimse kalma­mıştır. Arkasında bıraktığı mala sahip olacak bir kimse bulunmuyorsa bu çeşit mal mülk için: “Bu Allah’ın mirasıdır” denilir. Çünkü kâinatın hakikî sa­hibi ve mahlûkatın yok olmasından sonra ebedî ve baki olacak olan Allah’tır.

Bu ayetin benzeri şu ayettir: “Allah bir kasabayı misal olarak verdi. Bu kasaba korkudan emin huzurlu idi. Rızkı da kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat o kasaba Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler.  Allah’a olan  kötülükleri işlemekte ısrar etmeleri  yüzünden açlık ve korku elbisesini giydirip acılar tattırdı.” (Nahl, 16/112).

Daha sonra Allah Tealâ azabı indirmek hususundaki adaletini bildirerek şöyle buyurdu: “Senin Rabbin ana merkezine ayetlerimizi okuyan bir pey­gamber göndermeden hiçbir ülkeyi helak etmiş değildir. Biz ancak halkı zalim olan ülkeleri helak ederiz.”

Yani bir ülkenin aslına, başşehrine veya merkezine kendilerine Allah’ın varlığına, birliğine ve sadece O’nun lâyık olduğuna delâlet eden ayetleri be­yan eden bir “rasul” göndermedikçe o ülkeyi veya o şehri içindeki halkıyla birlikte helak etmek Rabbinin âdeti ve sünneti değildir. Zira böylece o ülke halkının bilgisizlik gibi bir hüccetleri ya da hakkı bilmemek gibi bir mazeretleri kalmayacaktır. Helak edilecek kimseler üzerlerine hüccet ikame edildikten sonra helak edilecektir. Allah peygamberleri ve ayetleri yalanlamak se­bebiyle nefislerine zulmeden kimselerden başka mahlûkatından hiçbir kimseyi ve hiçbir ülke halkını helak etmeyecektir.

Bu Allah’ın mahlûkatı hususundaki adaletine delildir. Dolayısıyla beyan ve tebliğ yapılmadan ceza yoktur, ayrıca iman edenler için helake uğra­ma yoktur. Ceza ve helak etme ancak haksızlık, masıyetlere bulaşma, en büyükleri Allah Tealâ’ya şirk koşma olan günah ve münkerleri işleme duru­munda olabilir.

Bu ayetin pek çok benzerleri de vardır. Bunlardan biri şu ayettir: “Biz bir peygamber göndermeden hiçbir kimseye azap edecek değiliz.” (İsra, 17/15).

Bu ayette Ümmül-Kura’ya (Mekke’ye) gönderilen ümmî peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.) Arap-Acem bütün herkese, her ülkeye gönderilmiş oldu­ğuna delil vardır.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Ümmül-Kura (Mekke) ve çevresinde bulunanları uyarman için…” (Şûra, 42/7).

“De ki: Ey insanlar!. Ben sizlere hepinize Allah’ın elçisiyim.” (A’raf, 7/158);

“Bununla sizi ve bu davetin ulaştığı kimseleri uyarmam için…” (En’am, 6/19).

3- Dindarlık ya da iman etme dünya menfaatlerini zayi etmez: “Size ve­rilen her şey dünya hayatının geçici malı ve süsüdür. Allah nezdindekiler ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. Hiç düşünmez misiniz?”

Yani dünya ve dünyada bulunan her çeşit ziynet, süs ve dünya malı Allah’ın salih kulları için ahiret yurdunda hazırladığı menfaatler ve nimetlere nispetle fani ve önemsizdir. Ey insanlar! Size verilen mal, evlât, ziynet ve süsler sadece geçici dünya malı ve yok olmaya mahkûm ziynet olup Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Bu dünya nimetleri ahiret nimetleriyle kıyas edildiği zaman yok olmaya mahkûm, değersiz şeylerdir. Ahiret nimeti baki­dir ve dünyanın geçici nimetlerinden daha hayırlıdır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sizin yanınızdakiler tüke­nir. Allah’ın nezdinde olan ise bakidir.” (Nahl, 16/96);

“Allah’ın nezdinde olan (mükâfat) müttakiler için daha hayırlıdır.” (Âl-i İmran, 3/198);

“Doğrusu siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.” (A’lâ, 87/16-17).

Yine Rasulullah (s.a.) sabit olan hadislerinde: “Allah’a yemin olsun ki, ahiretin yanında dünya hayatı sizden birinizin parmağını denize daldırıp da parmağıyla alabildiği su kadardır.” buyuruyor.

Dünyayı ahiretin önüne geçirenler hiç akıllarını kullanıp düşünmezler mi? Fani hayatı baki hayata tercih edenler hiç ibret almazlar mı? Dikkat edin. İnsan kendisi için hayırlı ve sürekli olanı tercih etme hususunda düşünsün, kendisine isabet eden şerleri de terk etsin.

Allah Tealâ daha sonra bu manayı te’kit etmek üzere şöyle buyurdu:

“Kendisine mutlaka kavuşacağı güzel bir vaadde bulunduğumuz kimse ile dünya hayatında imkân içerisinde yaşattığımız ve sonra kıyamet günü azap için huzurumuza getirilecek kimseler hiç bir olur mu?”

Yani insanın Allah nezdinde olan ecir ve mükâfatının dünya ziynetin­den daha üstün ve tercihe değer olduğunu anlaması için insan bir karşılaştırma yapsın. Bu karşılaştarmanın şekli şöyledir: Allah’ın kitabına iman eden, Allah’ın salih amellere cennet ve bol nimetle karşılık vermesini ve Allah’ın vaadini tasdik eden kimse ile Allah’ın huzuruna çıkmayı, Allah’ın va­adini ve vaîdini yalanlayan kâfir kimse bir olur mu? Bu inançsız kimse dün­ya hayatında pek az gün kalıp sonra kıyamet günü cehennem ateşinde azaba uğrayanlardan biri olacaktır.

Onların: “Biz dünya menfaatlerinin yok olmasından korkarak dini terk ettik.” sözleri hata olup doğru bir söz değildir. Zira din bu menfaatleri yok et­mez. Bu dünya menfaatleri Allah’ın nazarında çok önemsizdir. Dünyayı tercih etmek ahiret menfaatlerini yok edecek, ahirette daimî cezaya sebep ola­caktır

Advertisements