103

١٠٣

لَاتُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطيفُ الْخَبيرُ

(103) la tüdrikühül ebsaru ve hüve yüdrikül ebsar ve hüvel latiyfül habir

gözler O’nu idrak edemez ama o gözleri idrak eder O Latiftir (her şey den) haberi vardır

(103) No vision can grasp him, but his grasp is over all vision: he is above all comprehension, yet is acquainted with all things.

1. lâ tudriku-hu : onu idrak edemez
2. el ebsâru : görme hassaları (gözler)
3. ve huve : ve O
4. yudriku : idrak eder
5. el ebsâra : görme hassaları (gözler)
6. ve huve : ve O
7. el lâtîfu : lâtif, güzel, hoş, lütfeden
8. el habîru : haberdar olandır

لَا تُدْرِكُهُ O’nu idrak edemezالْأَبْصَارُ gözlerوَهُوَ O, iseيُدْرِكُ idrak ederالْأَبْصَارَ bütün gözleriوَهُوَ şüphesiz Oاللَّطِيفُ Latîf’tirالْخَبِيرُ Habîr’dir


AÇIKLAMA

Bu ayet-i kerimeler Allah ile birlikte başkasına ibadet eden, cinlere de iba­det etmek suretiyle ibadette Allah’a başkalarını ortak koşan Arap müşriklerini reddetmektedir. Onların putlara ibadet etmeleri ancak cinlere itaat ederek on­ların kendilerine böyle bir ibadeti emretmeleriyle olmuştu. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onlar ondan başka yalnız dişilere taparlar. Onlar an­cak inatçı bir şeytana tapmış olurlar. Allah ona lanet etti. O da dedi ki: Andolsun kullarından belli bir pay edineceğim. Muhakkak onları saptıracağım ve on­ları olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara hayvanların kulaklarını yar­malarını emredeceğim ve yine onlara muhakkak emredeceğim de onlar da Allah’ın yarattığını değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı veli edinirse muhakkak o, apaçık büyük bir zarara uğramış olur. Onlara vaad eder ve onları olmayacak kuruntulara düşürür. Şeytan ise kendilerine aldanıştan başka bir şey vaad etmez.” (Nisa, 4/117-120)

Ayet-i kerimenin anlamına gelince: Arap müşrikleri cinler âleminde kendi­lerine, verdikleri emirlerde itaat ettikleri bir takım ortaklar edindiler. Burada cinlerden kasıt, Katâde’nin belirttiği gibi tapındıkları meleklerdir veya Hasan-ı Basri’nin söylediği gibi, şirk ve masiyet hususunda kendilerine itaat ettikleri şeytanlardır. Mecusiler ise “Hayır için bir ilâh, şer için bir ilâh vardır ki, bu da İblis’tir” derler. Yani onlar onu rab diye adlandırırlar.

Putlara itaat ettiklerinden dolayı cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa Allah onları yani müşrikleri de başkalarını da yaratmıştır. O, ortağı olmayan bi­ricik yaratandır. Nasıl olur da yaratıklar O’nun ortağı olabilir ve insanlar O’nunla beraber başkalarına ibadet edebilirler? Nitekim Hz. İbrahim de şöyle demişti: “Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz? Halbuki Allah sizi de yaptık­larınızı da yaratandır.” (Sâffât, 37/95-96)

Özetle anlamı şudur: Bağımsız ve tek başına yaratıcı Yüce Allah’tır. O ba­kımdan hiç bir kimseyi ve hiç bir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmek gerekir.

Müşrikler cahillikleri ve ahmaklıkları dolayısıyla Allah’ın erkek ve kız ço­cukları olduğunu iftira yoluyla uydurup söylediler. Yüce Allah’ın, “Bilmeksizin” ifadesiyle ile kastettiği şudur: Onlar söylediklerinin gerçek mahiyetini, mana­sını bilmiyorlar. O yüzden Allah’ı ve azametini bilmediklerinden dolayı Arap müşrikleri melekleri Allah’ın kızları diye adlandırdılar. Yahudiler, Uzeyr Allah’ın oğludur dediler. Hristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur, dediler.

“O kendisine yakıştırageldiklerinden çok uzak ve çok yücedir.” Yani bu ca­hil ve sapıkların nitelendirdikleri şekilde Yüce Allah çocuk sahibi olmaktan, eş ve ortakları bulunmaktan çok yüce, münezzeh ve azametlidir. Çünkü bütün bunları yaratan, işlerini düzenleyen bizzat O’dur. O’nun gibi hiç bir şey yoktur. Gökleri ve yeri yaratan, var eden, daha önceden benzer bir örnek olmaksızın onları meydana getiren Allah’tır. Zevcesi olmayanın nasıl olur da çocuğu olabi­lir? Çünkü çocuk ancak birbirine mütenasip iki eşten doğabilir. Yüce Allah’a ise hiç bir şey mütenasip değildir ve yaratıklarından hiç bir şey O’na benze­mez. Çünkü her şeyi yaratan O’dur, O’nun zevcesi de yoktur, çocuğu da yoktur. Göklerde ve yerde, tüm varlıkları yoktan O var etmiştir. Doğum ve tenasül yo­luyla zürriyetlerin var edilmesinin sebebi, sebeplerinin yaratıcısı O’dur.

Yüce Allah’ın, “Her şeyi O yaratmıştır” buyruğunun anlamı şöyledir: O her şeyi meydana getirdiği halde sizin ileri sürdüğünüz gibi bunlar kendisinden doğmamıştır. Sizin O’nun evlâdı diye iftira edip uydurduğunuz her bir varlık gerçekte O’nun bir yaratığıdır. O’ndan doğmuş değildir. O halde nasıl olur da O’nun yarattıkları arasında O’na münasip bir eşi bulunabilir? Halbuki O’nun eşi ve benzeri yoktur. Bu cümle daha önce yer alan çocuk sahibi olduğu iddiası­nı reddeden ifadeyi pekiştirmek içindir.

Allah’ın bilgisi bütün her şeyi kuşatmıştır. O’nun emri O’nun için zatî bir sıfattır, özeldir; kimse O’nun bilgisi gibi bir bilgiye sahip değildir. Şayet O’nun bir çocuğu olsaydı, elbetteki bunu en iyi bilen yine kendisi olurdu ve bunu gös­terirdi. Fakat böyle bir iddia ne aklî ne de vahyî ve naklî hiç bir delili bulun­mayan bir yalan ve iftiradır.

Özetle Yüce Allah çocuk sahibi olmadığını ifade etmektedir. Çünkü gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. Bunlar ise O’nun evlâdı değildir. Zira evlât aynı cinsten bir erkek ve bir dişiden meydana gelir. Yüce Allah ile aynı türden hiç bir varlık yoktur ve hiç bir şey O’nun benzeri değildir. Çünkü Allah’ın dışında­ki bütün varlıklar O’na denk olamaz. Öyleyse nasıl olur da kendisine denk bir evlâdı bulunabilir?

O’nun evlâdı olmadığı sabit olduğuna göre, işte ey müşrikler, sözü geçen niteliklere, sıfatlara sahip olan Rabbiniz olan Allah’tır; kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, her şeyi yaratan, eşi ve çocuğu bulunmayan Allah’tır. Si­ze düşen, hiç bir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmeniz, O’nun vahdaniyetini ikrar ve kabul etmeniz, O’ndan başka ilâh olmadığını, O’nun ço­cuğu, babası, eşi, benzeri olmadığını kabul etmenizdir. O’nun dışındaki her bir şey, mutlaka O’nun yaratığıdır ve mahlûkat kendisini yaratana ibadet etmeli­dir.

O bütün bu sıfatlarıyla birlikte her şeyi koruyup gözetendir (Hafız ve Rakîb’dir). Bütün yaratıkların işlerini düzenleyen, çekip çeviren, onlalı rızıklandıran, geceleyin ve gündüzün onları koruyup muhafaza edendir.

Yani Allah’tan başka bir koruyucu yoktur; Allah’tan başka ihtiyaçları kar­şılayan hiç bir kimse yoktur.

Şanı yüce Allah’ı gözler asla kuşatıcı ve hakikatini bilecek şekilde ve ma­hiyette göremezler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Önlerindekini de, arkalarındakini de bilir; O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255). İbni Abbas der ki: Gözler dünyada O’nu idrak edemez, müminler ise ahirette O’nu görecektir. Çünkü Yüce Allah bu görmeyi şu buyruğunda bizlere haber vermektedir: “Yüzler var ki o gün apaydınlıktır, Rablerine bakıcıdır.” (Kıyâme, 75/22-23).

Yüce Allah gören gözleri kuşatıcı ve kapsayıcı bir şekilde görür. Bir göz kırpması dahi O’na gizli kalmaz. O’nun görüp bilmediği, O’na gizli kalan hiç bir şey yoktur. Özellikle burada “gözler” in söz konusu edilmesi ifadenin aynı cinsten devam etmesi içindir.

Bu ayet-i kerime, Yüce Allah’ın, “O gün yüzler vardır ki apaydınlıktır, Rablerine bakıcıdırlar.” (Kıyâme, 75/22-23) ayeti ve Yüce Allah’ın ru’yetine de­lâlet eden biraz sonra gelecek olan hadis-i şerifler ile tahsis edilmiştir. Veya şöyle denilebilir: İki ayet-i kerime arasında bir aykırılık yoktur. Çünkü Yüce Allah kendisinin ilimle kuşatılmasını nefyetmesi ilmin esasının nefyedilmesini gerektirmez. Aynı şekilde gözün bir şeyi idrak ve kuşatmasının nefyedilmesi o şeyin hiç bir şekilde görülemeyeceğini ileri sürmeyi de gerektirmez.

Buharî ile Müslim’de de Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu sabittir: “Şüp­hesiz sizler kıyamet gününde on dördünde Ay’ı gördüğünüz gibi ve önünde hiç bir bulut olmaksızın Güneş’i gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz.” Mümin­ler Rablerini görecekler, kâfirler ise göremeyeceklerdir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hayır, şüphesiz o gün onlar Rablerini görmekden perdeleneceklerdir.” (Mutaffifin, 83/15). Yüce Allah Latîf olandır, yani kullarına karşı yu­muşak davranandır. Habîr’dir, yani onların bütün hallerinden haberdar olandır.

Advertisements