50

    RevelationCuzPageSurah
    102 18355Nur(24)

٥٠

اَفى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَمِ ارْتَابُوا اَمْ يَخَافُونَ اَنْ يَحيفَ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُ بَلْ اُولءِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

(50) e fi kulubihim maradun emirtabu em yehafune ey yehiyfellahü aleyhim ve rasulüh bel ülaike hümüz zalimun
Bunların kalplerinde bir hastalık mı var? yoksa kuşkuları (mı var?) yoksa Allah ve resulünün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkarlar? hayır! onlar zalimlerin kendileridir

(50) Is it that there is a disease in their hearts? Or do they doubt, or are they in fear, that Allah and His Messenger will deal unjustly with them? Nay, it is they themselves who do wrong.

1. e : mı, mi
2. : içinde, var
3. kulûbi-him : onların kalpleri
4. maradun : hastalık
5. emirtâbû (em irtâbu) : veya, yoksa şüphe ettiler
6. em yehâfûne : veya, yoksa korkuyorlar
7. en yehîfallâhu (yehîfe allâhu) : Allah’ın taraf tutması
8. aleyhim : onlara
9. ve resûlu-hu : ve onun resûlü
10. bel : hayır
11. ulâike : işte onlar
12. hum : onlar
13. ez zâlimûne : zalimler


SEBEB-İ NÜZUL

1. İbn Ebî Hatim’in, el-Hasen’in mürselleri meyanında tahric ettiği bir haberde o şöyle anlatır: Bir adam, başka bir adamla arasında bir ihtilâf çıkıp da halli için Hz. Peygamber (sa)’e gitmeye çağrıldığında eğer haklı ise ve Hz. Peygamber (sa)’in kendi lehine hükmedeceğini kesin olarak bilirse bunu kabul ederdi, Ama bilirse ki kendisi haksızdır ve karşısındakinin hakkını yemek isterse böyle bir durumda ihtilâfın halli için Hz. Peygamber (sa)’e gitmeye çağrılırsa O’na gitmekten yüz çevirir ve “Hayır, O’na değil filâna gidelim.” derdi. İşte bunun üzerine (veya böyleleri hakkında) Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri indirdi.

2. Bazı müfessirler olayı biraz daha özelleştirip derler ki bu âyet-i kerime ile bunu takip eden âyet münafık Bişr ile bir yahudi hakkında nazil olmuştur. İkisi arasında bir arazi üzerinde ihtilâf çıkmıştı. Yahudi, Bişr’i, aralarında hüküm vermesi için Rasûlullah (sa)’a çekerken münafık, Yahudiyi Ka’b ibnu’l-Eşref e gitmeleri için çekiyor, bir yandan da: “Muhammed bize haksızlık eder, zulmeder.” diyordu. Sonunda Yahudinin ısrarı ile Hz. Peygamber (sa)’e gelip davalarını anlattılar; Allah’ın Rasûlü (sa) de Yahudi lehine hükmetti.

Ancak münafık, Hz. Peygamber (sa)’in hükmüne razı olmayıp: “Gel bir de Ömer’e davamızı anlatalım, ondan hüküm vermesini isteyelim.” dedi. Yahudi buna da razı oldu ve gidip davalarını Hz. Ömer’e anlattılar. Yahudi bu arada Hz. Ömer’e: “Hz. Peygamber, benim lehime hükmetti de bu adam O’nun hükmüne razı olmadı.” dedi. Hz. Ömer, o münafığa: “Öyle mi oldu?” diye sordu, onun: “Evet.” cevabı üzerine: “Beni burda biraz bekleyin, hemen geliyorum.” deyip evine girdi, kılıcını kuşanmış olarak çıktı ve münafığın oracıkta boynunu vurup öldürdü ve: “Rasûlullah (sa)’ın hükmüne razı olmayan hakkında benim hükmüm budur.” dedi de bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri indirdi.

Hz. Ömer’in bu davranışı üzerine Cibril: “Ömer, Hak ile bâtılın arasını ayırdı.” demiş, bunun üzerine Hz. Ömer’e: “el-Fârûk” lâkabı verilmiştir. Ki bu kıssa daha önce (Nisa Sûresinin 60. âyetinin nüzul sebebinde) de geçmişti.

3. Dahhâk der ki: Muğîra ibn Vâil hakkında nazil olmuştur. Onunla Hz. Ali ibn Ebî Tâlib’in müşterek bir arazileri vardı. Bu araziyi müşterek halden çıkarmak ve paylaşmak istediler. Yapılan taksimde Hz. Ali’ye, suyun ancak zorlukla ulaştırılabileceği kısmı düştü. Muğîra, Hz. Ali’ye: “Arazinin sana düşen kısmını bana sat.” dedi, Hz. Ali de kabul edip bu arazisini Muğîra’ya sattı ve Hz. Ali parasını, Muğîra da arazisini teslim aldı. Daha sonra Muğîra’ya: “Çorak, susuz bir yer satın aldın, oraya su çıkmaz.” dediler. O da satıştan vazgeçmek üzere Hz. Ali’ye geldi ve: “Arazini al. Ben onu senden, eğer hoşnut olursam şartıyla almıştım. Şimdi ise gördüm ki su oraya çıkmıyor, onu sevmedim, hoşnut olmadım.” dedi. Hz. Ali: “Hayır öyle değil, satın aldın, razı oldun ve teslim aldın. Durumunu da zaten biliyordun.” diyerek satıştan caymayı reddetti ve davayı Hz. Peygamber (sa)’e götürmek istedi. Muğîra ise: “Muhammed’e gidecek ve onun hükmünü kabul edecek değilim. Çünkü o bana buğzeder ve ben, onun bana haksızlık etmesinden korkarım.” dedi ve işte bunun üzerine bu âyet-i kerimeler nazil oldu.

AÇIKLAMA


Bu sıfatlar içlerinde gizledikleri düşüncelerinin zıddını ortaya koyan mü­nafıkların sıfatlarıdır.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Onlar: Allah ‘a ve Rasulüne iman ettik ve itaat ettikderler. Sonra da içlerinden bir gurup bunun ardından yüz çevirirler.” “İşte onlar mümin değildirler.” Yani münafıklar bütün insanların önlerinde: “Biz rab olarak Allah’ı, rasul olarak Muhammed’i (s.a.) tasdik ettik. Takdir et­tiği hususlarda Allah’a, hükmettiği hususlarda Rasulullah’a (s.a.) itaat ettik.” derler. Sonra da onlardan bir gurup Rasulullah’ın verdiği hükmü kabul etmek­ten yüz çevirir. Amelleriyle sözlerine aykırı davranırlar. Yapmadıkları, yapma­yacakları şeyleri söylerler. Bundan sonra da diğer geri kalan münafık arkadaş­larının yanlarına dönerler. Bu ilân ettikleri şeylerden döndüklerini açıklarlar. Gerçek şudur ki bunlar münafık kimselerdir. Fiilen iman ehli değildirler. Sade­ce münafıklık üzerine ısrar etmektedirler.

Bu ayet imanın sadece sözle olmayacağının açık bir delilidir. Zira sadece bununla olsaydı, onların mümin olmadıkları ifadesi doğru olmazdı.

Onların münafıklık ve dengesizliklerinin örneklerinden biri şudur:

“Onlar aralarında Peygamberin hükmetmesi için Allah ve Rasulüne davet edildikleri zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir gurup hemen yüz çevirmiş­tir. ” Yani onlar kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda Peygamberin hüküm ver­mesi için, Allah’ın kitabının hakemliğine ve O’nun hidayetine tabi olmaya ve Allah’ın Rasulüne çağırıldıkları zaman Allah ve Rasulünün hükmünü kabul et­mekten yüz çevirirler. O’nun hükmüne uymak yerine böbürlenirler.

Bu Rasulullah’ın (s.a.) hükmüne razı olmamaktır. Bu aynen şu ayet gibi­dir: “Sana indirilen Kitab ‘a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Onlar tagutun hakemliğini istemektedirler. Halbuki onlar tagutu inkâr etmekle emrolundular. Şeytan onları gayet derin bir sapıklığa düşürmek istemektedir. Onlara: “Allah’ın indirdiğine (Kur’an a) ve Rasule gelin.” denildiği zaman münafıkların senden yüz çevirdiklerini görür­sün.” (Nisa, 4/60-61).

Bu ayette Rasulullah’ın (s.a.) hükmünün hak ve adalet üzerine kurulu Al­lah’ın hükmü olduğuna delâlet vardır.

“Eğer hak onların lehine ise Peygamberin huzuruna boyunlarını bükerek gelirler.” Yani verilecek hüküm onların lehine ise onun sadece hakla hüküm ve­receğini bildikleri için, onun hükmünü kabul ederek, ona itaat ederek gelirler. Bu onların açıkça taraf olduklarına ve peşin menfaatlere talip olduklarına açık bir delildir. Onlar hakkın başkalarına ait olduklarını bildikleri yahut şüphe ettikleri zaman Hz. Peygamber’in (s.a.)hükmünden yüz çevirirler. Ama hakkın kendi lehlerine olduğunu bilirlerse nebevi hükmü kabul edip O’na razı olmaya koşarlar.

Sonra Kur’an-ı Kerim onların psikolojilerini tahlil etti. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

“Onların kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüpheye mi düştüler? Ya da Allah’ın ve Rasulünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korktular?”^

Yani onların bazan Hz. Peygamberin (s.a.) hükmünü kabul etmekte tered­düt edip şüpheye düşmeleri, bazan da ondan yüz çevirmeleri şu sebeplerden bi­riyle meydana gelmişti.

Ya onlar küfür ve nifak sebebiyle kalpleri hasta olan kimselerdir, hastalık anlardan ayrılmamaktadır. Yahut Allah ve Rasulünün hükümde onların aley­hine bir haksızlık yapacaklarından korkmaktadırlar.

Sebep ne olursa olsun bunlar sırf küfürdür. Allah da onların tamamını ve sıfatlarını gayet iyi bilmektedir.

Bu sebeple Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Hayır, onlar zalimlerin ta ken­dileridir. ” Yani haksızlık yapan facirler asıl kendileridir. Onlar kendileri haksız oldukları halde haklı olana karşı haksızlık yapmak istemektedirler. Yoksa on­lar Rasulullah’ın (s.a.) emin olduğunu, hükmünde adil olduğunu ve zulümden i-zak olduğunu bildikleri için Rasulullah’ın (s.a.) kendilerine haksızlık yapacagından korkmamaktadırlar.

Advertisements