27

٢٧

اَلَّذينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّهِ مِنْ بَعْدِ ميثَاقِه وَيَقْطَعُونَمَا اَمَرَ اللّهُ بِه اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ اُولءِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

(27) Ellezine yenkudune ahdellahi mim ba’di misakih ve yaktaune ma emerallahü bihi ey yusale ve yüfsidune fil ard ülaike hümül hasirun

Onlar ki bozarlar Allah’a verilen ahdi (anlaşmayı) ona sağlam söz verdikten sonra ve Allah’ın emrettiğini de keserler irtibat kurulması gerekli olan şeyleri de ve fesat çıkarırlar arzda işte bunlar hüsrana uğrayanlardır

(27) Those who break Allah’s Covenant after it is ratified, and who sunder what Allah has ordered to be joined, and do mischief on earth: these cause loss (only) to themselves.

1. ellezîne : onlar
2. yenkudûne : nakzederler, bozarlar
3. ahdallâhi (ahdi allâhi) : Allah’ın ahdi
4. min ba’di : sonradan, sonra
5. mîsâkı-hi : onun misakı (ruhunu Allah’a
6. ve yaktaûne : ve keserler
7. : şey
8. emera : emretti
9. allâhu : Allah
10. bi-hi : ona
11. en yûsale : ulaştırmak
12. ve yufsidûne : ve fesat çıkarırlar
13. fî el ardı : yeryüzünde
14. ulâike : işte onlar
15. hum-(u) : onlar
16. el hâsirûne : kendilerine yazık edenler, hüsranda olanlar (kazandıkları pozitif dereceler,

الَّذِينَonlar kiيَنقُضُونَbozarlarعَهْدَ اللَّهِallah’ın ahdini مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِpekiştirilmiş sözünden sonra وَيَقْطَعُونَkeserlerمَا أَمَرَemrettiği şeyiاللَّهُallah’ınبِهِkendisiyleأَنْ يُوصَلَbirleştirilmesiniوَيُفْسِدُونَve fesat çıkarırlar فِي الْأَرْضِyeryüzündeأُوْلَئِكَişte onlar هُمْ الْخَاسِرُونَhüsrana uğrayanların ta kendileridirler


SEBEB-İ NÜZUL

Taberi, Tefsir1 inde (I, 138) Ashâb-ı Kiram arasından bir gruptan şunu ri­vayet etmektedir: Şanı yüce Allah münafıklara: “Onların misali bir ateş yaka­nın hali gibidir” (ayet 17) ile: “yahut boşanan yağmur gibidir” (ayet 19) buyruklarında münafıklara ait bu iki misali verince münafıklar, Allah böyle misal­ler vermekten daha yüce ve daha üstündür, dediler. Bunun üzerine yüce Allah da; “Gerçekten Allah bir sivrisineği… misal vermekten çekinmez… İşte onlar za­rara uğrayanların ta kendileridir” buyruklarını indirdi.  Süyuti ise Celâleyn’ de: “Senet itibariyle bu görüş, daha sahih ve sûrenin daha önce geçen bölümle­rine daha münasiptir”, demektedir

“Onlar ki kesin kesin söz verdikten sonra Allah’ın ahdini bozarlar…” âyeti, ehl-i kitabın kâfirleri ve münafıkları, özellikle de Hz. Peygamber’in ashabı mu­hacirler arasına karışan Yahudi hahamları, onlara yakın duran İsrail oğullan kalıntıları ve şirki üzerinde ısrar eden münafıklar hakkında inmiştir


AÇIKLAMA

Şanı yüce Allah sivrisinek ve benzeri, gerek ondan daha aşağı, gerek on­dan daha büyük bir şeyi misal vermeyi basit ve önemsiz olduğundan dolayı onu örnek göstermekten çekinen kimsenin yaptığı gibi misal vermekten çekin­mez. Çünkü ister küçük, ister büyük olsun, bu misali ve benzeri şeyleri göster­mekte garip kaçacak, çekinilecek veya ayıp görülecek bir taraf yoktur. Çünkü bunların hepsindeki azamet ve kudret aynı ölçüdedir. O da yaratmak ve hari­kulade bir şekilde var etmektir. Diğer taraftan örnek, bir anlama açıklık ka­zandırmak ve onu bilinen ve tanık olunan şekliyle izah etmektir. Misaller in­sanların daha kolay bir şekilde anlayabilmesi için maddî şeylerin kalıbı çerçe­vesinde murad edilen anlamları açığa çıkarmak içindir.

Bunlar sonucunda ise kapalı görünen hususlar açıklık kazanır, aklın kar­şısında vehim gibi görünen şeyler ortadan kalkar.

Yüce Allah hikmeti sonsuz olandır. Duruma, hal ve münasebetlere uygun bir şekilde büyük olsun, küçük olsun eşyaya dair misaller vermekle, gayeye yö­nelik fayda sağlar. Eğer bahsedilen konu, hak ve İslâm gibi büyük bir şey ise, ona nur ve aydınlık gibi şeyleri misal gösterir. Eğer iş put gibi hakir ve düşük bir şey ise, faydasız olması, faydasının bulunmaması açısından, onu andıran sinek, sivrisinek ve örümceği misal verir.

Bütün eşyayı, küçüğü ile büyüğü ile yaratanın Allah olduğunu tasdik eden müminler: Bu, Allah’ın hak sözüdür. O haktan başkasını söylemez ve hepsi (her türlü misal) onun için bîrdir ve bu bir maslahat, bir hikmet dolayısıyla verilmiştir, derler. Hakir gördükleri şeylerin misal getirilmesiyle alay eden kâfirler ise, hayret ve şaşkınlık içerisinde: “Allah bu gibi önemsiz ve hakir şeyleri misal vermekle ne­yi anlatmak ister?” derler. Onlar şaşkınlık içerisindedirler ve sonunda zarara uğ­rayacaklardır. Eğer iman edecek olurlarsa hakkı bilir ve bu örneklemedeki hik­met yönünü de anlarlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “o ki kendilerine kitab verilenler yakın ile inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın. Kitab verilenler ile müminler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de: Allah bu misal ile neyi murad etmiş? desinler diye.” (Müddessir, 74/31).

Daha sonra Yüce Allah bu tür soru soranlara böyle bir misalin Allah’ı in­kâr ettiklerinden dolayı kâfirlerin bir çoğunun sapıklığının artmasına, Allah’a iman ettiklerinden dolayı da müminlerin çoğunun hidayetinin artmasına sebep olduğunu belirterek cevâp vermektedir. Ayrıca verilen misal ile olsun, başkası ile olsun Kur’an-ı Kerîm’deki buyruklar sebebiyle fâsıklardan başkası sapıt­maz. Yani Allah’a itaatten yüzçeviren, onun yaratmasındaki sünnetinin dışına çıkıp ayetlerini inkâr eden ve maksatları idrak etmekten yana akıl ve şuurları­nı işlemez hale getirenlerden başkasını saptırmaz.

Bu buyruk, onların saptırılmalarının sebebinin Yüce Allah’ın öğüt almak isteyenler için ibret kılmış olduğu kevnî sünnetlerinin dışına çıkmaları olduğu­na işaret etmektedir. Saptırmanın Yüce Allah’a isnad edilmesi, fiilin sebebe isnad edilmesi türündendir. Çünkü Yüce Allah misali verince, o misal sebebiyle birtakım kimseler saptı ve birtakım kimseler de hidayet buldu. İşte bu, onların sapıtmalarının ve hidayet bulmalarının sebebini teşkil etmiştir.  Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte biz, bu misalleri insanlara veriyoruz. Onlara ancak âtim olanlar akıl erdirir.” (Ankebui, 29/43). Alimler ise haklan yol göstericiliği sayesinde hidayet ve doğru yolu bulan müminlerdir.

Yüce Allah bunun akabinde bu fasıklann niteliklerini açıklamaktadır. Onlar yaptıkları ahitleri bozarlar. Akıl, şuur ve duyu gibi ilâhî bağışları asıl maksatları doğrultusunda kullanmaz, Yüce Allah’a fıtrî olarak (D söz verdikleri Muhammed’e iman, onu ve geçmiş bütün peygamberleri doğrulamak, Allah’ın şeriatları gere­ğince amel etmek gibi ahitleri bozarlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onla­rın kalpleri vardır, fakat bunlarla idrak etmezler. Gözleri vardır, onlarla görmez­ler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.” (A’râf, 7/179)

Onlar Allah’ın bitiştirilmesini emretmiş olduğu, varlığına dair kevnî deliller ortada olmasına rağmen Allah’a iman bağını keserler. Böylelikle delil ile, delilin gösterdiği arasındaki ilişkiyi kopartmış olurlar. Bütün peygamberlere imanı da kesmişlerdir. Bir peygamber ile diğer bir peygamber arasında ayırım gözetmiş­lerdir. Halbuki Allah bütün peygamberlere iman ederek bağın koparılmamasını emretmiştir. Diğer taraftan onlar akrabalar arası maddi yakınlığı, peygamberler arasındaki manevi yakınlığı ve müminleri veli edinmek şeklindeki bağı da bitiş­tirmezler. Arap müşrikleri Peygamber (s.a.)’i yalanlayarak fıtrat ahdini bozmuş oldular. Kitap Ehli ise, hem fıtrat ahdini bozmuştur, hem de Yüce Allah’ın kitap­larında kendilerinden almış olduğu peygamberimiz Muhammed’e iman ahdini bozmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz içlerinden bir gurup bilip durdukları halde yine de hakkı gizlerler.” (Bagarah, 2/146). Buna göre peygamberlerin gönderilişlerini inkâr eden, onların gösterdikleri aydınlık yol ile doğruyu bulmayan herkes, Allah’ın ahdini bozmuş demektir.

Bu bozguncular, yeryüzünde masiyetler işleyerek, insanlar arasında boz­gunculuk yaparak, onları imandan alıkoyarak inançlarından saptırarak, Kur’an çerçevesinde şüpheler uyandırarak kendi nüfuz ve payelerini korumak gayesiyle yeryüzünde fesat çıkartırlar.

Sonuçta ise bunlar rezil edilmek, şaşkınlık içerisinde kalmak ve yardımsız bırakılmak suretiyle dünyada acıklı azab ve Allah’ın kendilerine gazab etmesi suretiyle de ahirette hüsrana uğrayacak olanlardır. Dünyalarında da ahiretlerinde de onlar için bir mutluluk yoktur. Çünkü bunlar hidayet karşısında dalâ­leti, mağfiret karşısında gazabı, cennet karşılığında cehennemi, ahde vefa kar­şısında ahdi bozmayı, bağları bitiştirmek yerine kesmeyi, salah yerine fesadı, sevap ve ecir yerine cezayı almışlardır.

Advertisements