19

١٩

اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَاءَكُمُ الْفَتْحُ وَاِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْ وَلَنْ تُغْنِىَ عَنْكُمْ فِءَتُكُمْ شَيًْا وَلَوْ كَثُرَتْ وَاَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُؤْمِنينَ

(19) in testeftihu fekad caekümül feth ve in tentehu fe hüve hayrul leküm ve in teudu neud ve len tuğniye anküm fietüküm şey’ev ve lev kesürat ve ennellahe meal mü’minin

eğer siz fetih istiyorsanız kesinlikle o fetih size geldi eğer vazgeçerseniz o sizin için hayırlı olur eğer dönerseniz bizde döneriz size asla bir şey sağlamaz topluluğunuz velev çok olsanız da şüphesiz Allah beraberdir müminlerle

(19) (O Unbelievers!) if ye prayed for victory and judgement, now hath the judgement come to you: if ye desist (from wrong), it will be best for you: if ye return (to the attack), so shall We. Not the least good will your forces be to you even if they were multiplied: for verily Allah is with those who believe!

1. in : eğer
2. testeftihû : zafer (fetih) istiyorsunuz
3. fe kad : böylece, olmuştur
4. câe-kum el fethu : fetih size geldi
5. ve in tentehû : ve eğer vazgeçerseniz
6. fe huve : muhakkak ki, O
7. hayrun : daha hayırlıdır
8. lekum : sizin için
9. ve in teûdû : ve eğer dönerseniz
10. naud : biz döneriz
11. ve len tugniye : ve asla fayda vermez
12. ankum : sizden
13. fietu-kum : topluluğunuz, fırkanız
14. şey’en : bir şey
15. ve lev : ve olsa bile
16. kesuret : çok oldu
17. ve enne allâhe : ve muhakkak ki, Allah
18. mea el mu’minîne : mü’minlerle beraber

إِنْ تَسْتَفْتِحُوا siz fetih istiyorsanızفَقَدْ muhakkak kiجَاءَكُمْ size gelmiştirالْفَتْحُ fetihوَإِنْ تَنتَهُوا vazgeçersenizفَهُوَ buخَيْرٌ daha hayırlıdırلَكُمْ sizin içinوَإِنْ تَعُودُوا eğer siz dönersenizنَعُدْ biz de dönerizوَلَنْ تُغْنِيَ sağlamazعَنكُمْ sizeفِئَتُكُمْ topluluğunuzشَيْئًا hiçbir şeyوَلَوْ كَثُرَتْ çok da olsaوَأَنَّ çünküاللَّهَ Allahمَعَ الْمُؤْمِنِينَ mü’minlerle beraberdir


AÇIKLAMA

Ey Allah ve Rasûlünü tasdik edenler! Sizinle savaşmak isteyen ordu ha­lindeki düşmanınıza yaklaştığınız zaman, onların sayısı çok, sizin sayınız az da olsa, onlardan kaçmayın. Allah sizinle beraberdir. Düşman önünden kaçmak ancak iki halde caizdir:

1- Taktik olarak; yenilmiş gibi görünüp geri çekildikten sonra savaşmak için toparlanıp tekrar harekete geçmek için. Bu bir savaş hilesidir.

2- Düşmanla savaşmak düşüncesiyle düşmanla savaşan diğer bir İslâm topluluğuna katılmak için.

Bu iki durum dışında, kim savaştan korkup kaçarsa, Allah’ın gazabına uğ­rar. Ahirette onun varacağı yer cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir. Beyzâvî şöyle der: Bu, düşmanın iki mislinden fazla olmadığı zamandır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Şimdi Allah zaafınız olduğunu bildiğinden sizden yükü hafifletti” (Anfal, 8/66). İbni Abbas da şöyle demiştir: “Kim üç kat düş­mandan kaçarsa, kaçmamış demektir. Kim iki kat düşmandan kaçarsa, o, kaç­mış sayılır.” Ayet, savaştan kaçmanın haram olduğuna işaret eder. Bu, büyük günahlardandır. Şeyhayn’ın Ebû Hüreyre’den rivayet ettikleri hadiste Peygam­ber (s.a.): “Helak edici yedi şeyden sakının” buyurdu. Ashab: “Ya Resulullah! Bu yedi şey nedir?” diye sorduklarında Rasûlü Ekrem: “Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, haklı bir neden olmaksızın Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir hayatı öldürmek, faiz, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında savaş­tan kaçmak ve zinadan uzak müslüman kadınlara zina isnad etmek” buyurdu.

Sonra Allahü Teâla, düşmanlara karşı yardım edeceğini ifade ederek, düş­man önünde sebat ve sabır edilmesi zaruretini ifade etti: “Onları siz öldürme­diniz.” Yani siz onları öldürmekle iftihar etseniz de, onları kendi kuvvet ve maddî gücünüzle siz öldürmediniz. Onları sizin elinizle Allah öldürdü. Çünkü, melekleri indirip onların kalbine korku veren, zafer dileyen, kalblerinizi kuv­vetlendirip korku ve sıkıntıyı gideren O’dur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyu­rur: “Onlarla savaşın ki, Allah ellerinizle onları azablandırsın. Onları rüsvay etsin, size onlara karşı galibiyet versin” (Tevbe, 9/14).

Müslümanlar, Mekkelileri yenip öldürdüğü ve esir ettiği zaman, birbirleri­ne karşı övünmeye başladılar. Her konuşan “ben öldürdüm, ben esir ettim” di­yordu.

Kureyş ortada görününce, Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “İşte Kureyş. Onları buraya, gurur ve kibirleri getirdi. Allahım! Senden, bana vaadini yerine getirmeni istiyorum.” Cibril (a.s.) geldi ve: “Bir avuç toprak al, onlara at” dedi. İki topluluk karşılaştığında Resulullah (s.a.) Ali (r.a.)’ye “Bana şu vadinin çakıl taşlarından bir avuç ver” dedi. Aldığı bir avuç çakıl taşını kâfirlerin yüzlerine attı. “Yüzleri geri gitsin” dedi. Hepsi de, gözüyle meşgul oldu, yenildiler, mü­minler, onları öldürmeye ve esir etmeye koyuldular… İşte onlara şöyle denildi: Onları öldürmekle iftihar etseniz de, onları siz öldürmediniz, sizin kalblerinizi sebat ettirmek ve onların kalblerine korku vermekle, Allah öldürdü. Ey pey­gamber! Bir avuç toprağı attığın zaman, gerçekte sen atmadın. Çünkü, senin attığın şeyin tesiri bütün insanlara ulaşamaz. Onların hepsinin gözlerine, an­cak toprağı onların gözlerine ulaştırmakla Allah attı. Görünürde Resulullah (s.a.) attı, tesiri Allah’tan görüldü.

Peygamber (s.a.) Huneyn günü de toprak attı.

Öldürme işinde, Cenâb-ı Hakk’ın fiili ile, Peygamber ve müminlerin fiili arasında fark var: Sonuçları gerçekleştiren Allah’tır, insan ise, zahiri sebeblere yapışmaktadır. Bütün işlerde durum böyledir.

Allahü Teâlâ bütün bunları, müşrikleri rezil etmek, müminleri de güzel bir şekilde imtihan etmek; yani düşmanları çok, kendileri az olduğu halde, düşmanla­rına karşı müminleri üstün kılma nimetini anlasınlar ve şükretsinler diye yaptı.

Şüphesiz Allah, her türlü sözü işiticidir. Savaştan önce, peygamberin ve müminlerin Rablerine olan dualarını ve yardım isteklerini işitir. Onların halle­rini ve niyetlerini, zafere ve ganimete lâyık olanları bilir.

Sonra Allahü Teâlâ, zaferle beraber başka bir müjdeyi zikrediyor. Onlara, kâfirlerin gelecekteki tuzağını boşa çıkaracağını, onların müslümanlar aleyhin­deki her türlü hareketlerini hüsrana uğratacağını haber veriyor.

Sonra Allahü Teâlâ, tarizli tarzda Mekkelilere hitap ediyor: Eğer fetih is­tiyorsanız, işte fetih geldi. Eğer iki ordudan üstün ve doğru yolda olan için za­fer istiyorsanız, işte istediğiniz şey geldi. Üstün ve doğru olana zafer nasib ol­du, aşağılık ve sapık olanlar helak oldu.

Sonra Allahü Teâlâ onları korkutarak şöyle buyurdu: Eğer küfürden, Allah’ı ve Rasûlünü yalanlamaktan, peygamberine düşmanlıktan vazgeçerseniz bu sizin dünya ve ahiretiniz için daha hayırlıdır. Denendiğiniz ve öldürüldüğü­nüz, esir edildiğiniz savaştan daha faydalıdır. Eğer onunla savaşa, küfür ve sa­pıklığa dönerseniz, biz de ona yardıma sizi hezimete uğratmaya döneriz. Nite­kim Cenâb-ı Hak, İsrailoğulları’na şöyle buyurur: “Dönerseniz, biz de döneriz” (İsra, 17/8) Tefsirini yaptığımız ayetteki hitap kafirleredir. Ayetin gelişinden bu anlaşılmaktadır. Hitabın müminlere olduğu da söylenmiştir. Çünkü Allahü Teâlâ’nın: “İşte size fetih geldi” sözü, ancak müminlere uygun düşer. Ancak bu­radaki fethi, beyan, hüküm ve kaza manasına hamledersek, o zaman kafirler de kasdolunabilir.

Sizin topluluğunuz çok da olsa, size fayda vermeyecektir. Çünkü çokluk, azlık önünde her zaman zafere ulaşmaz. Az, sabra, sebata ve Allah’a imana sa­rıldığı zaman, aksi olur.

Allahü Teâlâ yardımla, destekle ve başarıya muvaffak buyurmakla mü­minlerle beraberdir. Siz ne kadar topluluk toplarsanız toplayın, Allah’ın bera­ber olduğu kimseleri mağlup edecek hiçbir kimse yoktur: “Ve muhakkak bizim ordumuz, elbette onlar galib olanlardır” (Saffat, 37/173). “Galip gelecek olanlar, yalnız Allah’ın taraftarlarıdır” (Maide, 5/56). “Şeytanın taraftarları, hüsrana uğrayanların ta kendileridir” (Mücadele, 58/19).