283

٢٨٣

وَاِنْ كُنْتُمْ عَلى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِىاؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّهَ رَبَّهُ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُ اثِمٌ قَلْبُهُ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَليمٌ

(283) ve in küntüm ala seferiv ve lem tecidu katiben ferihanüm makbudah fe in emine ba’duküm ba’dan felyüeddillezi’tümine emanetehu velyettekillahe rabbeh ve la tektümüş şehadeh ve mey yektümha fe innehu asimün kalbüh vallahü bi ma ta’melune alim

eğer seferde olur da katip de bulamazsanız o halde borçludan alınmış rehineler (kafidir) şayet birbirinizden emin bulunursanız kendisine güvenilen kimse iade etsin üzerindeki emaneti Rabbi (olan) Allah’tan sakınsın şahitliği gizlemesin onu kim gizlerse muhakkak onun kalbi günah içindedir Allah bütün yaptıklarınızı bilir

(283) If ye are on a journey, and cannot find a scribe, a pledge with possession (may serve the purpose). And if one of you deposits a thing on trust with another, let the trustee (faithfully) discharge his trust, and let him fear his Lord. Conceal no t evidence for whoever conceals it, his heart is tainted with sin. And Allah knoweth all that ye do.

1. ve in kuntum : ve eğer siz, iseniz, olduysanız
2. alâ seferin : seferde, yolculukta
3. ve lem tecidû : ve bulamadınız
4. kâtiben : bir kâtip, bir yazıcı
5. fe rihânun : o zaman, o taktirde rehinler
6. makbûdatun : kabzedilmiş, tutulmuş, alınmış olan
7. fe in emine : emin olduğunuz taktirde
8. ba’du-kum : sizin bir kısmınız
9. ba’dan : bir kısmına
10. felyueddi (fe li yueddi) : böylece, o halde ödesin
11. ellezî : ki o
12. u’tumine : itimat edildi, güven duyuldu
13. emânete-hu : onun emanetini
14. ve li yettekı allâhe : ve Allah’a karşı takva sahibi olsun ve Allah’tan sakınsın
15. rabbe-hu : onun Rabbi
16. ve lâ tektumû : ve gizlemeyin
17. eş şehâdete : şahitlik
18. ve men : ve kim
19. yektum-hâ : onu ketmeder, saklar, gizler
20. fe : o zaman, o taktirde
21. innehû : muhakkak ki o
22. âsimun : günahkâr
23. kalbu-hu : onun kalbi
24. ve allâhu : ve Allah
25. bi mâ : şeyleri
26. ta’melûne : yapıyorsunuz
27. alîmun : en iyi bilen


AÇIKLAMA

Ey iman sıfatını elde etmiş kimseler! Satış selem yahut karz yoluyla zim­mette vadeli olmak üzere borç muamelesinde bulunduğunuz vakit -herhangi bir şeyi vadeli bir bedelle sattığınız veya cins, tür ve miktarını açıklamakla bir­likte tayin edilmiş bir vadeye bir malı peşin bir semen (bedel) ile satarsanız ki buna selem veya selef adı verilir; belli bir meblağı karz olarak verirse ve vadeli bir bedel muamelesinde bulunduğunuz takdirde- bu muameleye delâlet edecek şeyi günler, aylar veya seneleri belirterek, vadesini açıklayıp yazınız. Yani bu vade bilinen bir vade olmalıdır. Cumhurun görüşüne göre konuyla ilgili bilgi­sizliği ortadan kaldırmayan ekinlerin hasadı veya dövülmesi gibi bir vadeye bağlamayınız. Çünkü yazmak, üzerinde ittifak edilen şeyin tespitinde daha sağlam bir belgelendirme, anlaşmazlığı daha bir kaldırıcıdır.

Daha sonra Yüce Allah yazma keyfiyetini beyan etmekte ve bu işi kimin yapacağını tayin etmektedir. Buna göre, güvenilir, adaletli ve tarafsız, fakih (dinde bilgi sahibi), mütedeyyin ve uyanık bir kâtip, taraflardan herhangi biri­sine meyletmeksizin, hakkı açık ibarelerle yazsm, bir çok manaya gelme ihti­mali olan lafızlardan kaçınsın. Böyle bir kimse tıpkı borçlu ile alacaklı arasın­daki hakim gibidir. İşte bu, kâtipte adalet şartının arandığına delildir.

Daha sonra Yüce Allah kâtibe tavsiyede bulunmakta ve yazmaktan kaçın­masını yasaklamaktadır. Kâtiplerden herhangi bir kimse imkânı olduğu sürece borç belgesini, Allah’ın belge yazma hususunda kendisine öğrettiği şekilde yaz­maktan kaçınmasın. Ne fazla ne eksik yazsın, ne de kimseye zarar versin. Yazma kabiliyeti Allah tarafından ona verilen bir nimettir. Gerektiğinde yazmak­tan kaçınmaması o yazı nimetine şükrün bir ifadesidir. Bu, ücret ile yapılsa da­hi böyledir. İşte bu, kâtibin sert hükümleri, örf ve düzen bakımından riayet edilmesi gereken şartları bilen kimse olmasının şart olduğuna delildir. Adalet şartı ilim şartından önce söz konusu edilmiştir. Çünkü burada adalet ilimden daha önemlidir. Adil bir kimse belge yazmanın gerektirdiği bilgileri öğrenebilir, fakat adil olmayan bir alimin sahip olduğu bilgi kendisini adalete götürmez; böyle bir kimse bozar, düzeltmez.

Yüce Allah’ın, “Yazmaktan çekinmesin” buyruğu adil ve alim bir kimsenin yazma ve buna benzer işleri yapmak üzere çağırıldığı vakit, bu çağrıyı kabul etmesinin vacip olduğuna delildir. Daha sonra Yüce Allah, hak ile yazmaktan çekinmeyi yasakladığını bir daha vurgulamaktadır. Çünkü belge hakların ko­runması ile alâkalıdır.

Daha sonra Yüce Allah kâtibe yazdırma işini yapacak olanın borçlunun kendisi olduğunu belirtmektedir. Çünkü ödeme yükümlülüğü olan kimsenin yazdırmasından emin olunur. Böylelikle onun beyanı ve yazdırması ona karşı bir delil olur. Daha sonra Yüce Allah ona iki şeyi tavsiye etmektedir: Birisi, üzerindeki hakkı eksiksiz olarak belirtmek suretiyle yazdırma hususunda Allah’tan korkması, diğeri ise üzerindeki haktan herhangi bir şeyi eksiltmeme­si.

Dikkat edilecek olursa yazıcıya da adaletli olması emredilmektedir. Ne ar­tırsın ne de eksiltsin. Borçlu olan kimseye ise yalnızca eksiltmesi yasaklan­maktadır. Çünkü bu, başkasından değil yalnızca ondan beklenen ve umulan bir şeydir.

Arkasından Yüce Allah ehliyeti eksik olanların (kısıtlıların) durumlarını açıklamaktadır. Şayet borçlu (üzerinde hak bulunan kişi) sefih, yani malını sa­vurganca kullanan kıt akıllı ve malını idare edemeyen bir kimse veya çocuk, deli, bilgisiz ve aklî gücü meseleleri iyice hatırında tutmasma imkân vermeye­cek kadar yaşlı ve güçsüz olur ya da cahil yahut kekeme, dilsiz, dili bağlı, kör vb. yazdırmaktan âciz bir kimse olursa, onun işlerini üstlenmiş bulunan kay-yum, vekil veya mütercim gibi velilerinin adalet ve insaf ile, fazlasız ve eksik­siz olarak kâtibe hakkı yazdırmaları gerekir.

Bundan sonra sıra ispata gelmektedir. Yüce Allah mendup olmak üzere olayların tespiti ve malların korunması için borçlanmaya şahit tutma yolunu göstermektedir. Şahit için öngörülen sayı ise iki erkek yahut bir erkek ve iki kadındır.

Yüce Allah’ın, “Erkeklerinizden” ifadesini kullanması şahitlerin Müslü­man ve hür olmalarının şart olduğuna delildir. Çünkü yapılan açıklamalar bu türden kimselerin karşılıklı ilişkileri hakkında varit olmuştur. Şahitler hak­kında aranan adalete gelince, ilim adamları bunu Yüce Allah’ın, “Ve sizden adaletli iki kişiyi şahit tutunuz.” (Talâk, 65/2) buyruğu gereğince şart koşmuş­lardır.

Şahitliği Kabul ve Reddedilenler:

Ebu Yusuf un görüşüne göre hadleri gerektiren hayasızlıklarla büyük ceza­ları gerektiren günahlardan uzak durup farzları eda eden, iyi huyları küçük günahlarından fazla olan kimsenin şahitliği kabul edilir. Çünkü günahsız kim­se olamaz. Günahları iyi huylarından daha çok olan kimsenin şehadeti ise ka­bul edilmez. Kumar olmak üzere sartranç oynayanın, adil olmakla birlikte belli bir tevil ile değil de önemsiz görerek veya fasıklığı dolayısıyla beş vakit namazı cemaatle kılmayı terk edenin, yalan yere çokça yemin edenin, sabah namazının iki sünnetini devamlı terk edenin, aşırı yalancılıkla tanınanın, Resulullah (s.a.)’ın ashabına açıktan sövenin ve insanlara yahut komşulara çokça sövenin, insanların fasık ve facir olmakla itham ettiği kimsenin şahitliği kabul edilmez. Ashaba sövmekle itham edilenin de şahitliği, başkalarının kendisi hakkında, “Biz onu söverken gördük” demeleri halinde kabul edilmez.

İbni Ebi Leylâ ve Ebu Hanife ise der ki: Adaletli heva ehlinin (cemaata uygun olmayan görüş sahiplerinin) şahitliği, Rafizüerden bir grup olan Hattâ-biye dışında kabul edilmiştir. Muhammed der ki: Haricilerin görüşünü kabul etmem, fakat Harûrîlerin şahitliğini kabul ederim. Çünkü onlar mallarımızı helâl görmezler. Harici olduklan takdirde ise helâl görürler.

Cumhurun (Malik, Şafiî ve Ahmed’in) görüşü şahitlerin Müslüman olma­sının da şart olduğu şeklindedir. Hanefîler ise kâfirlerin birbirleri hakkındaki şahitliğini caiz görürler. Çünkü Resulullah (s.a.) Yahudilerin, haklarında zina ettiklerine dair şahitlik ettiği iki Yahudiyi recmetmiştir.

İbnü’l-Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkîn ile et-Turuku’l-Hükmiyye adlı eserle­rinde şöyle der: Şeriatta beyyine (delil) şahitlikten daha geneldir. Kat’î karine gibi hakları kendisiyle açıkça ortaya çıktığı her şeye beyyine denir. O bakımdan bu anlamı ile Müslüman olmayanın şahitliğinin beyyine kapsamına girmesine eğer hakim onun vasıtasıyla hakkı açıkça görebiliyor ise bir engel yoktur.

Yüce Allah’ın, “O halde razı olacağınız şahitlerden…” buyruğu İslâm ve adalet şartını daha da tekit etmektedir. Çünkü bunun anlamı şudur: Şahitler­den veya kadınlardan din ve adaletlilerinden razı olduğunuz kimselerden… Ka­dınların şahitliğinin zayıflığı ve insanlann bu şahitliğe az güven duymaları se­bebiyle bu vasıf gelmiştir. Bununla birlikte hitap hakim olsunlar, başkaların­dan olsunlar bütün insanları kapsamaktadır. Cumhurun görüşüne göre tezki­ye suretiyle şahitlerin adil olduklarının sabit olması kaçınılmaz bir şeydir. Ebu Hanife ise tezkiyeye gerek yoktur, der. Çünkü zahir bir fasıklıktan uzak dur­makla birlikte, Müslüman olduğu açık olan her kişi hali bilinmese dahi ada­letlidir.

Yüce Allah iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliği gibi değerlendirilme sebebini, yani kadınların şahitliğindeki muteber sayıyı tespitindeki sebebi söz ko­nusu etmektedir. Bu da şahitliğin hükmünü korumak için hatırlatmaktır. Çünkü kadın iyi belleyemez, bu konuda az ihtimam gösterir ve unutabilir. O bakımdan onların her birisi ötekine hatırlatır. Gerçekte illet hatırlatma olduğundan dolayı, kadınlar da bu noktada unutkan oldukları için unutmak illet konumunda ifade edilmiştir. Yani burada sebep olan şey, sebep olunan şey gibi değerlendirilmiştir. Malî ilişkilere ve benzeri mübadelelere kadının fazla önem vermemesi, âdeten görülegelen bir durumdur. O bakımdan kadının bu hususlara dair bilgileri sınırlı, tecrübesi az, malî konulara ihtimamı zayıftır. Çağımızda malî sorunlarla kadınların uğraşması bu hükmü değiştirmez. Çünkü hükümler daha genel ve çoğunlukla görülen haller hakkındadır. Kendilerine malî bir takım görevlerin verilmesine rağmen kadın çoğunlukla, kendisine verilen ve havale edilen işten başkasına pek önem vermez. Başkaları arasında malî problemler dolayısıyla ortaya çıkan anlaş­mazlıklara pek iltifat etmez. Kadının görevlendirilmesine rağmen genel konulara veya malî konulara önem atfetmesi düzen, rahatlık ve temizlik bakımından evini ilgilendiren ihtiyaçlarını tasarlayıp ailesi için yiyecek ve içecek hazırlayıp çocuk­ları terbiye etme işlerine ilgi duymasına nazaran daha sınırlı kalır. O bakımdan kendisinin özel alım satımları dışında karşılıklı muameleleri hatırlaması oldukça azdır. Kısacası hüküm çoğunlukla görülene göredir. Az ve nadir görülene itibar edilmez; şeriat genele bakar, onu göz önünde bulundurur.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim oldukça önemli bir probleme dikkat çekmekte­dir. Bunun zıddı çağımızda hatta geçmişte de yaygın bir hal almıştır. Bu, şahit­likte bulunma meselesidir. Yüce Allah şahitlere tavsiyelerde bulunmakta, şa­hitlikten yüz çevirmelerini yahut gerek şahitliği hakim huzurunda yapmaktan, gerekse şahit olunması istenen hallere şahitlik etmekten gevşek davranmaları­nı, yüz çevirmelerini yasaklamaktadır. Tıpkı kâtip olana yazmayı kabul etme­meyi yasakladığı gibi. Şahitlerin şahitlik etmekten uzak durmaları (yani hak­kında şahit olunan meselenin olaylarını bellemekten) imtina etmeleri, hakimin önünde şahitliği eda etmeyi kabul etmemeleri caiz değildir. Nitekim Yüce Allah bundan sonra, “Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır.” (Ba­kara, 2/283) diye buyurmaktadır. Çünkü şahitlikte haklar sabit olur, zulüm ve haksızlık, zayıflara tasallut önlenir. Ayet-i kerime aynı şekilde hakimin huzu­runa gidecek olanın da şahidin kendisi olduğunu göstermektedir.

er-Rabî bu ayet-i kerimenin, bir adamın pek çok kimseye gidip şahitlik et­meye çağırmasına rağmen onlardan herhangi birinin çağrısına cevap verme­mesi üzerine indiğini rivayet etmektedir.

Daha sonra tekrar yazma işi ele alınmakta ve borçlanma akitlerinde yaz­ma isteği bir daha pekiştirilmekte; borcun yazılmasından usanmayı veya yazıl­masından üşenmeyi yasaklamaktadır. Borcun yazılmasında -ne kadar az olur­sa olsun- tembellik göstermemek, geri durmamak, utanmamak gerekir. Yazıl­ması istenen borcun az ya da çok olması arasında fark yoktur. Böylelikle anlaş­mazlıklar, ayrılıklar Önlenmiş ve hakkın aslı korunmuş olur.

İşte bu yazmanın, ispat delilleri arasında değerlendirildiğine ve hakkın alınacağı vadenin yani borçlunun ikrar ettiği ödeme vaktinin az ya da çok ol­sun borçlanmalarda yazılmasının istendiğine delildir.

Daha sonra Yüce Allah geçen emir ve yasaklardaki hikmeti beyan etmek­tedir. O da şudur: Kur’an-ı Kerim’in emretmiş olduğu yazma ve şahit tutma emri, Yüce Allah’ın hükmünü yerine getirmede adalete daha uygundur. Çünkü böyle bir iş doğruluğa daha yakın, yalandan daha uzaktır. Aynı şekilde taraflar arasında adaleti yerleştirmeye daha uygundur ve şahitliğin sağlıklı şekilde ya­pılmasına daha çok yardımcı olur. Borcun cinsi, türü, miktarı ve vadesinin ta­yini ile ilgili şüphelerin ortadan kaldırılmasına da daha yakındır. İşte bu üç meziyet borcun yazılma işini daha da pekiştirmektedir.

Bu, şahidin, durumunu hatırlamak üzere borcun yazılı olduğu vesikayı is­teme hakkına sahip olduğunu da göstermektedir.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim ticaret şartlarının gerektirdiği hürriyet, hare­ketlilik ve hızlılık şartları dolayısıyla yazma talebini daha bir hafifleterek yaz­manın istenen bir şey olduğunu, ancak ticarette peşin alışverişin bundan müs­tesna olduğunu ve bu durumda yazmaya gerek olmadığını açıklamaktadır. Böyle bir durumda yazmanın terk edilmesinde bir günah ve bir mahzur yoktur. Çünkü yazmanın terk edilmesi anlaşmazlık ve davalaşma gibi bir sonuç doğur­mayacaktır. Bu ise İslâm’ın vakıaya uygun karşılıklı ilişkilerin gerektirdiği te­kâmül, hız ve maslahatı göz önünde bulundurma şartlarını olumlu karşılayıp değerlendirdiğini göstermektedir.

Hazır (peşin) ticarette yahut elden ele alınıp teslim edilen işlemlerde yaz­mamanın bir mahzuru olmadığı için satışlara şahit tutulması istenmektedir. Çünkü herhangi bir şeyi ele geçiren bir kimse bunu haksız olarak ele geçirmiş olabilir. O takdirde anlaşmazlık ve ayrılık baş gösterir. O bakımdan şahit tut­mak daha ihtiyatlıdır ve yeterlidir. Vadeli muamelelerin, borçların ve selemin ise yazılması gerekir. Çünkü geçen zaman bunların kısmen unutulmalarına se­bep olabilir ve buna bağlı olarak da anlaşmazlık ortaya çıkar.

Kâtip ve şahidin taraflar ile ilişkilerinde uyulması gereken temel ilke, za­rar vermemektir. O bakımdan kâtip ve şahidin fazlalık, eksiklik, tahrif, karşı­laşılan bir takım durumlara dair açıklama yapmayı terk etmek ya da gizli bazı hususlara dair onlardan istenen açıklamaları yapmamak gibi işlem yapan ta­raflardan birisine veya her ikisine zarar vermeleri caiz değildir. Aynı şekilde iş­lem taraflarının da kâtip ya da şahide zarar vermeleri, onları rahatsız etmeleri de caiz değildir. Bazı olayların tahrif edilmesi, meselâ bir kelime ya da bir kay­da işareti ihmal etmek yahut korkutmak ya da rüşvet vaadi veya bir mal ver­me vaadi ile şehadette bulunmasını engellemeye çalışmak gibi yollarla kâtibe ya da şahide zarar vermeye ya da eziyet etmeye kalkışmak da işlem tarafları için caiz değildir. Çünkü İslâm hak ve adelet dinidir. Yüce Allah eksiksiz bir şe­kilde hak ve adaletin uygulanmasını emretmektedir.

Bunu ise daha sonra ayet-i kerimede gelen, “Eğer yaparsanız bu size doku­nacak bir fısk olur” ifadesine göre yazıda ve şahitlikte tahrif ve değişiklik yap­mak fısktır. Veya eğer size yasaklamış bulunduğum zarar vermeyi yapacak olursanız sizin bu işiniz size gelip çatan bir fasıklık ve itaatin dışına çıkmak olur.

Karşılıklı zarar vermenin yasaklanması ise “Yazana da şahide de asla za­rar verilmesin” buyruğunda yer alan ve “zarar verilmesin” diye meali verilen (yadârre) kelimesinin aslının tahlilinden anlaşılmaktadır. Eğer bu kelimenin aslı (yüdâri) şeklinde birinci “re” harfi kesreli olup sonradan idğam meydana gelmiş ve fethanın hafifliği dolayısıyla cezimli (sakin) olan re de sonradan dö­nüşmüş ise, bunun manası şöyle olur: Kâtip de şahit de çağrıyı kabul etmemek yahut yazmada ve şahitlikte tahrif ve değişiklik yapmak suretiyle zarar verme­sin. Şayet bunun aslı birinci “re” harfi üstün olarak (yüdârer) şeklinde ise -ki İbni Mes’ud da böyle okumuştur- o vakit bunun anlamı şöyledir: Hakkı isteye­nin veya kendisinden hak talep edilenin onları yazmada ve şahitlikte onları doğrudan sapmaya mecbur etmek suretiyle kâtibe ve şahide herhangi bir za­rar vermesi caiz değildir.

Daha sonra Yüce Allah emir ve yasağın akabinde kullanılan genel kaideyi hatırlatmaktadır. Bu ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasakların­dan da sakınmak sebebiyle Allah’tan korkmak (takva sahibi olmak) emridir. Anlamı da şudur: Size vermiş olduğu bütün emirler ve size yasakladığı her hu­susta Allah’tan korkunuz. Sizi sakındırdığı “zarar verme” fiili de bu buyrukları arasında yer alır. O yüce Allah dünyanızı ıslah edecek, mallarınızı koruyacak şeyleri öğretir. Tıpkı din işinizi düzene koyacak şeyleri sizlere öğrettiği gibi. O her şeyi bilendir. Sizin açık ve gizli halleriniz ona gizli kalmaz. Herhangi bir şeyi şeriat olarak emir buyurduğu zaman kötülükleri betaraf edecek, faydaları sağlayacak şekilde kapsamlı ve bütün incelikleri kuşatan ilmi ile teşri buyurur. O’nun şeriatı bütünüyle hikmet ve adalettir.

Bu ayet-i kerime geçen bütün hükümlere uymanın hatırlatılması için böy­le güzel bir öğütle sona ermekte ve her üç cümlede de lafza-i celâl şöylece tek­rar edilmektedir: “Allah’tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah her şeyi çok iyi bilendir.” Bundan kasıt ise dinleyenin ruhunda ilâhî heybeti beslemek ve bu cümlelerin her birisinin muayyen bir hükmü ihtiva ettiğini vurgulamaktır.

Daha sonra açıklamalar yolculuğa uygun bir hükmü teşri etmeye geçmek­tedir. Bu ise borç halinde kendisi ile hakkın belgelendirildiği rehinlerdir. Vadeli satışların yazılarak ve onlara şahit tutularak ispat edilmesi ikamet halinde mümkün bir iştir. Yolculukta ise çoğunlukla buna imkân olmaz. O bakımdan Yüce Allah yolculuğa uygun bir iş olan rehin almayı meşru kılmıştır. Sünnet-i seniyye ikamet halinde de bunun caiz olduğuna delâlet etmektedir. Nesaî İbni Abbas’tan, Buharî ve Müslim de Hz. Aişe’den şöyle dediğini rivayet etmektedir­ler: “Hz. Peygamber Medine’de zırhını bir Yahudiye ailesi için aldığı 20 sa’lık arpa karşılığında rehin bırakmıştı.”

Rehin ayetinin anlamı şudur: Eğer sizler yolculukta bulunur ve borçlan­mayı güzelce yazabilecek bir kâtip bulamaz yahut yolculuk şartları oturup yaz­maya elverişli olmaz ya da yazma gereçlerini bulamayacak olursanız, kabzedebileceğiniz bir rehin ile bu işi belgelendiriniz.

Ayet-i kerimede rehin almanın yolculukta olmak ve kâtibin bulunmaması durumu ile kayıtlandınlması, yazmayı terke ruhsat teşkil eden özrü beyan etinekte ve rehini yazma yerine bir borç vesikası konumuna yerleştirmektedir. Diğer özürler arasından yalnızca yolculuğun söz konusu edilmesi görülen ma­zeretlerin çoğunluğunu teşkil etmesinden dolayıdır. Bu özellikle Kur”an-ı Ke-rim’in nüzul döneminde böyleydi. Çünkü savaşlar, çarpışmalar pek çoktu. Ma­na itibariyle bunun kapsamına her türlü mazeret de dahildir. Gece vakti, iş ve çalışmaların yoğunluğu, borçlunun iflas tehdidi ile karşı karşıya olması gibi. Ayet-i kerime kâtibin bulunmaması halinin yolculuk hali ile kayıtlı olduğuna, ikamet halinde olmadığına işaret etmektedir.

Fakat rehinin kabzedilmiş (alıkonulmuş) olmakla nitelendirilmesi, rehin bırakılan şey ele geçirilmedikçe rehin ile belgelendirme yönünün ortaya çıkma­yacağını göstermektedir. Kabz şartının koşulması Hanefi’lere göre rehin bırakı­lan şeyin muayyen ve ifraz edilir olmasını gerektirir. Onlara göre ister paylaştırılabilen şeylerde olsun, ister paylaştırılamayan şeylerde olsun, muşâın rehnedilmesi caiz değildir. Çünkü bunun kabzedilmesi mümkün olmamaktadır. Cumhur ise satılması ve hibesinde olduğu gibi muşâın rehnedilmesini de caiz görmüşlerdir. Bu durumda mürtehine (rehin alana) ortak olan her şey teslim edilir ve rehin edilen şey muhayee (sıra ile kullanma) yoluyla nöbetleşe teslim edilir.

Ayet-i kerime daha sonra taraflar arasında güven yolunun bulunma ihti­malini ele almaktadır. Eğer bazı alacaklılar kimi borçlulara güvenir ve (hak­kındaki güzel zannı dolayısıyla) o kimsenin hakkı inkâr ve reddetmeyeceğin­den emin olursa ki buna emanet satışı denilir bu sefer borçlu kimse, kendisi­ne emanet edileni, yani alacaklının bu konuda kendisine güvenip de karşılığın­da rehin almadığı borcunu ona ödesin ve alacaklının kendisi hakkındaki güzel zannına lâyık olsun. Emanet mallarına hainlik etmemek, ödemeyi geciktirme­mek hususunda da Rabbi olan Allah’tan korksun. Çünkü Allah şahitlerin en hayırlısıdır ve o kendisinden korkulmaya lâyık olandır.

Burada borca “emanet” adının verilmesi, alacağı karşılığında rehin alma­mak suretiyle alacaklının.borçluya güven duymasındandır. Yüce Allah’ın, “Ve Rabbi olan Allah’tan korksun” buyruğunda ulûhiyet ile rububiyet sıfatını bir arada zikretmesi, insanla kendisini besleyip büyüten, işlerini görüp gözeten, ona faydalı olan şeyleri çekip çeviren Rabbini gazaplandıran hainlikten sakın­dırmak hususunda tekit içindir.

Daha sonra Yüce Allah hakim huzurunda şahitlik yapmaktan yüz çevir­meye dair önceki yasağını tekit ederek, şahitliği gizlemeyi yani hakimin önün­de şahitlik etmeyi kabul etmemek suretiyle hakkı saklamayı yasaklamaktadır. Burada tekrarlanan yasak emanet satışına uygun bir yasaklamadır. Bununla birlikte şahitlik edecek olan kimsenin (gizlemekten dolayı) görevini yapmaması daha da şiddetli bir şekilde ifade edilmekte, şahitliği gizlemenin cezasını ve gü­nahını hak ettiği belirtilerek tehdit edilmektedir. Günahkâr ve fasık birbirine yakın kimseleri nitelendiren kavramlardır. Mana itibariyle şöyle buyurmakta­dır: İhtiyaç duyulduğu vakit şahitlik etmekten kaçınmayınız. Şahitliği gizleyen yahut onu yapmayı kabul etmeyen günah işlemiş olur. Günahın yüklenmesi hususunda özellikle kalbin de zikredildiğini görüyoruz. Çünkü kalp duymanın, şuurun, olayları belleyip idrak etmenin merkezi ve günah işlenen azalardan bir tanesidir. Göze, kulağa ve benzeri azalara zina isnat edildiği gibi burada da günah kalbe isnat edilmiştir. Günah kimi zaman sair azaların ameliyle olabil­diği gibi, kalbin ameliyle de olabilmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda oldu­ğu gibi: “Şüphesiz işitme, görme ve kalp, bütün bunlar ondan (günahtan) so­rumludurlar.” (İsrâ, 17/36). Kalbin günahlarından birisi de içinde kötülük sak­lamak, kötü niyet, kötü kasıt, kin ve hasettir.

Şahitliğin hakim huzurunda yapılması veya gizlenmesi gibi sözü geçen bü­tün amelleri ve diğerlerini elbette ki Allah bilir. Allah her şeyi bilendir, her şeyi görendir, onun karşılığını verir; hayırsa hayır, şer ise şer. O bakımdan Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten ve masiyetleri işlemekten kaçının. Bunlardan birisi de şahitliği gizlemektir. O size neyi emrettiyse onu yapınız. Çünkü Yüce Allah’ın emri bütün amelleri kuşatan genel bir emirdir.

Advertisements