177

١٧٧

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلكِنَّ الْبِرَّ مَنْ امَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَالْمَلءِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّنَ وَاتَى الْمَالَ عَلى حُبِّه ذَوِى الْقُرْبى وَالْيَتَامى وَالْمَسَاكينَ وَابْنَ السَّبيلِ وَالسَّاءِلينَ وَفِى الرِّقَابِ وَاَقَامَ الصَّلوةَ وَاتَى الزَّكوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرينَ فِى الْبَاْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحينَ الْبَاْسِ اُولءِكَ الَّذينَ صَدَقُوا وَاُولءِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

(177) leysel birra en tüvellu vücuheküm kibelel meşriki vel mağribi ve lakinnel birra men amene billahi vel yevmil ahiri vel melaiketi vel kitabi ven nebiyyin ve atel male ala hubbihi zevil kurba vel yetama vel mesakine vebnes sebili ves sailine ve fir rikab ve ekames salate ve atez zekah vel mufune bi ahdihim iza ahedu ves sabirine fil be’sai ved darrai ve hiynel be’s ülaikellezine sadeku ve ülaike hümül müttekun

İyilik değildir yüzlerinizi çevirmeniz doğuya doğru ve batıya ve lakin iyilik kim Allah’a iman eder ve ahiret gününe ve meleklere ve kitaplara Nebilere malı verendir onu sevdiği halde akrabalarına ve yetimlere ve miskinlere yolda kalanlara ve dilencilere köle ve esirlere ve namazı kılan ve zekatı veren ve ahitlerini ifa edenler ahdettikleri zaman sabredenlerdir ve şiddetli savaşta hastalıkta ve sıkıntıda işte bu kimseler sıddıktırlar ve işte bunlar muttakidirler

(177) It is not righteousness that ye turn your faces towards East or West but it is righteousness – to believe in Allah and the Last Day, and the Angels, and the Book, and the Messengers to spend of your substance, out of love for Him, for your kin, for orphans, for the needy, for the wayfarer, for those who ask, and for the ransom of slaves to be steadfast in prayer, and practice regular charity to fulfil the contracts which ye have made and to be frim and patient, in pain (or suffering) and adversity, and throughout all periods of panic. Such are the people of truth, the God-fearing.

1. leyse : değil
2. el birre : birr, ebrar kılacak davranış biçimi
3. en tuvellû : dönmeniz, yönelmeniz
4. vucûhe-kum : yüzleriniz
5. kıbele : yön, cihet
6. el maşrıkı : doğu
7. ve el magrıbi : ve batı
8. ve lâkinne : ve lâkin, fakat
9. el birre : birr, ebrar kılacak davranış biçimi
10. men : kim
11. âmene : âmenû oldu (Allah’a ulaşmayı diledi) îmân etti
12. billâhi (bi allâhi) : Allah’a
13. ve el yevmi el âhırı : ve sonraki gün
14. ve el melâiketi : ve melekler
15. ve el kitâbi : ve kitap
16. ve en nebiyyine : ve peygamberler
17. ve âte : ve verdi
18. el mâle : mal
19. alâ hubbi-hi : ona sevgi duyma, sevme
20. zevî el kurbâ : yakınlık sahipleri, akrabalar
21. ve el yetâmâ : ve yetimler
22. ve el mesâkîne : ve çalışamayacak durumdaki ihtiyarlar
23. ve ibne es sebîli : ve yolcu
24. ve es sâilîne : ve isteyenler (muhtaçlar)
25. ve fî er rıkâbi : ve kölelerin, esirlerin kurtulması hakkında, konusunda (kurtulması için)
26. ve ekâme es salâte : namazı ikame etti, devam ettirdi
27. ve âte ez zekâte : ve zekât verdi
28. ve el mûfûne : ve vefa eden, hakkıyla yerine getiren
29. bi ahdi-him : (onların) ahdlerini
30. izâ âhedû : ahd verdikleri zaman
31. ve es sâbirîne : ve sabredenler
32. fî el be’sâi : sıkıntıda, musîbet isabet ettiği zaman, hastalıkta
33. ve ed darrâi : ve darlık, zorluk, zaruret
34. ve hîne : ve o zamanda, o hallerde
35. el be’si : şiddetli savaş
36. ulâike : işte onlar
37. ellezîne sadakû : onlar sadık oldular, sadık olanlar
38. ve ulâike : ve işte onlar
39. hum(u) el muttekûne : onlar muttakiler, takva sahipleri

لَيْسَdeğildirالْبِرَّiyilikأَنْ تُوَلُّواçevirmenizوُجُوهَكُمْyüzleriniziقِبَلَtarafınaالْمَشْرِقِdoğuوَالْمَغْرِبِve batıوَلَكِنَّfakatالْبِرَّiyilikمَنْkişininآمَنَiman etmesiبِاللَّهِAllah’aوَالْيَوْمِgününeالْآخِرِahiretوَالْمَلَائِكَةِmeleklereوَالْكِتَابِkitabaوَالنَّبِيِّينَnebilereوَآتَىvermesiالْمَالَmalıعَلَى حُبِّهِona olan sevgisine rağmen ذَوِي الْقُرْبَىakRabalaraوَالْيَتَامَىyetimlereوَالْمَسَاكِينَyoksullaraوَابْنَ السَّبِيلِyolculara وَالسَّائِلِينَdilencilereوَفِي الرِّقَابِve kölelereوَأَقَامَdosdoğru kılmasıالصَّلَاةَnamazı وَآتَىvermesiالزَّكَاةَzekatıوَالْمُوفُونَyerine getirmesi بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواahitleştiklerindeوَالصَّابِرِينَsabretmesidirفِي الْبَأْسَاءِsıkıntıdaوَالضَّرَّاءِhastalıktaوَحِينَ الْبَأْسِve savaşta أُوْلَئِكَişte onlarالَّذِينَ صَدَقُواsadıklardırوَأُوْلَئِكَişte onlar var ya هُمْonlarالْمُتَّقُونَmuttakilerdir

SEBEB-İ NÜZUL

Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre bir adam Allah’ın Rasûlü (sa)’ne: “Birr nedir ey Allah’ın Rasûlü?” diye sormuştu, Allah Tealâ bu âyeti indirdi. Allah’ın Rasûlü (sa) o adamı çağırarak kendisine bu âyeti okudu..

Katâde’den gelen ikinci bir rivayet şöyledir: Yahudiler batıya doğru, hristiyanlar doğuya doğru namaz kılarlardı. Bunlar müslümanların kıblesinin Ka’be’ye çevrilmesi konusunda dedikodu edip her biri kendi kıblesinin daha üstün olduğunu söyledi de bunun üzerine “Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz birr değildir.” ayeti nazil oldu.

AÇIKLAMA

Kıblenin değiştirilmesi, çeşitli din mensubu kimseler arasında büyük bir fitnenin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Her bir kesim bizzat kendisinin yö­neldiği kıbleden başka bir tarafa kılınan namazın sahih olmadığı görüşünde idi. Bu şekilde müslümanlar ile Kitap Ehli arasındaki ayrılık oldukça şiddetlendi. Kitap Ehli olan kimseler namazın kıblelerine doğru yönelinerek kılınma­sı görüşünde idiler. Bu kıble bazı peygamberlerin de kıblesi idi. Müslümanlar ise peygamberlerin atası İbrahim (a.s.)’in kıblesi olan Mescid-i Haram’a yönelinmedikçe hiç bir namazın kabul olunmayacağını ve Allah’ın o kılınan namaz­dan razı olmayacağını ileri sürdüler.

Şanı Yüce Allah, bütün insanlara yüzü mücerred olarak doğuya ve batıya çevirmenin bizatihi maksad olarak gözetilen birr’in kendisi olmadığını, bunun tek başına salih bir amel sayılamayacağını, asıl gerçek birr’in başka bir şey ol­duğunu açıklamaktadır. Gerçek birr, Allah’a, rasulüne kitaplarına, melekleri­ne, ahiret gününe, kalpten, samimi, eksiksiz ve salih amel ile birlikte bir iman idi. İşte insanın ruhunu Yüce Allah’a karşı haşyet ile dolduran iman, gizli ve açıkta O’nun gözetimi altında olduğu duygusunu uyandıran iman budur. Bu iman insanın nefsi ile şeytanın ayağı kaydına zeminlerine karşı güçlü bir ko­ruyucu, bir engel olur. Bu imanın sahibi hata işlediği takdirde samimi olarak hemen tevbeye yönelir.

Buna göre birr, gerçek, eksiksiz, bütün itikad esaslarını kapsayan bir imandır. Birrin esası Allah’a tek bir ilah olarak, O’na hiç bir kimseyi ortak koşmaksızın ve O’ndan başka bir mabud tanımaksızın iman etmektir. İşte kişinin nefsine güç, kuvvet ve üstünlük şuurunu veren bu imandır. Çünkü bu imana sahip olan bir kimse artık bundan sonra bu varlık aleminde herhangi bir insa­na boyun eğmez, herhangi bir kimsenin yaşama yetkisine sahip olduğunu ka­bul etmez, aksine yasalar koymayı, teşrî’de bulunmayı yalnızca Allah’a ait bir hak olarak bilir. Kalplere huzur veren, ruhları sükûna erdiren iman budur. Bu iman sayesinde herhangi bir nimet dolayısıyla nefisler şımarmaz. Herhangi bir musibet dolayısıyla da ümitsizliğe kapılmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “İşte bunlar, iman edenlerdir, gönülleri Allah’ı zikretmek ile huzura kavuşanlardır. Şunu biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur ve sü­kûn bulur.” (Ra’â, 13/28).

Ebu Hayyân şöyle diyor: Biri, manevi bir özelliktir. O bakımdan Yüce Allah’ın, “Fakat birr Allah’a… iman edenin…” buyruğu ile ancak birr sahibi, yeni birrde bulunan kimseler kastedilebilir.

Ahiret gününe imanın birr olmasına gelince: Bu imana sahip olan bir kim­se sevabı, cezayı, hesaba çekilmeyi, amellerinin Allah’ın huzurunda arz edilme­sini kabul ve ikrar eder. Bu ise daha fazla salih amel işlemesi ve kötü ve çirkin fiillerden uzak durması neticesini doğurur.

Meleklere iman: Melekler nurânî varlıklardır, onların pek çok görevleri vardır. Bütün fiilleri itaattir. Kendilerine verdiği emirlerde Allah’a karşı gel­mezler, emrolunduklarını yaparlar. Onlardan kimisi vahiy taşıyıcısıdır, kimisi Cennet veya Cehennem üzerinde görevlidir, kimisi rüzgârlar ve yağmurlar ile görevlidir, kimisi arş’ın koruyucularıdır, kimisi de ruhları kabzeder.

Meleklere iman, vahye nübüvvete, ahiret gününe imanın asli bir unsuru­dur. Cebrail (a.s.), vahiy emanetini üstlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onu emin olan ruh senin kalbine indirdi ki, sen de korkutucu­lardan olasın. Apaçık bir Arapça ile.” (Şuarâ, 26/193-195); “O gecede melekler ve ruh Rablerinin izniyle her bir iş için iner de iner.” (Kadr, 97/4).

Semavi kitaplara (Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’an’a), önceki peygamberlere indirilen sahifelere iman ise; ayırım gözetmeksizin hepsine imanı onlarda yer alan emirlere uymayı, onlarda yer alan yasaklardan sakınmayı gerektirir. Ayrı­ca bu Kur’an-ı Kerim’in bütün muhtevasına bağlı kalmayı da gerekli kılar. Çünkü Kur’an-ı Kerim hem kendisinden önceki kitapları tasdik etmek, hem de onlar üzerinde hüküm belirtmek üzere gelmiştir.

Birbirleri arasında ayırım gözetmeksizin bütün peygamberlere iman da onların gösterdikleri yol ile hidayet bulmayı, siret ve ahlâklarına uymayı, em­redip yasakladıkları hususlarda onların dedikleri gibi hareket etmeyi gerekti­rir.

Sahih bir imanın nefsi arındırıp güzelleştiren, toplumsal ilişkileri düzenle­yen ve bu ilişkileri sevgi, ülfet, muhabbet, birlik, dayanışma ya da toplumsal dayanışma gibi esaslardan oluşan sağlam bir temel üzerinde yükselten salih amel ile birlikte olması, kaçınılmaz bir şeydir. Aşağıdaki hususlar işte bunun müşahhas ifadesini ortaya koymaktadır. Kişinin gönlünde yer tutan mal sevgi­sine rağmen merhamet, şefkat duygularıyla zor zamanlarında insanlara yar­dımcı olmak kasdıyla aşağıda belirtilen ihtiyaç sahibi insanlara el uzatmak.

İhtiyaç sahibi olan akrabalar, bu sınıfların başında gelir. Kan bağı sebe­biyle durumlarının hemen farkedilmesi ayrıca onların içinde bulundukları şartlardan kişinin madden ve manen kendisinin de etkilenmesi söz konusu ol­duğundan dolayı insanlar arasında iyiliği en çok hak sahibi olanlar bunlardır. Diğer taraftan insanın gerçek mutluluğu ancak çevresiyle birlikte mutluluğu paylaşması ile mümkün olabilir. Akrabaların gözetilmesi aynı zamanda iki he­defi gerçekleştirir: Birisi akrabalık bağını gözetmeyi, diğeri ise sadaka sevabını kazanmayı. Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlara verdiğin sa­daka bir sadakadır, akrabana verdiğin sadaka ise iki sadakadır.” Resulullah s.a.) ise akrabalık derecesine göre infak etmek yolunu müslümana sıralamış ve şöyle buyurmuştur: “Önce kendinden başla, sonra da geçimlerini sağlamak durumunda olduklarından.”

Yetimler: Bunlar babalarını kaybetmiş ve kendilerini koruyup gözetecek kimsesi olmayanlardır. Geçimlerini sağlayabilmesi ve hayatın güçlüklerine gö­ğüs verebilmek eğitim öğrenim meslek kazanma, yahut da bir sanayi dalında çalışmak için ya da başka bir yolla kendilerini bekleyen hayat yolunu katede-bilmek için yardıma büyük ölçüde ihtiyaçları vardır. Hem kendilerinin fert ola­rak kurtulmaları hem de topluma yararlı olabilmeleri ancak bu şekilde olabilir.

Miskinler ve fakirler de gözetilme hususunda önceliklidir. Bunlar fakirlik sebebiyle ya hiç bir gelirleri olmayan ya da yeterli gelirleri olmadığından dolayı yardıma ihtiyacı olan kimselerdir. Nitekim fakirlik probleminin çözümü için çalışmak, kalkınmanın ve ilerlemenin temel unsurlarındandır. Çünkü ihtiyaç bazen kişiyi doğru yoldan sapmaya ve suç işlemeye itebilir. O bakımdan bunla­ra destek olmak, bunlara yardımcı olmak herkesin menfaatinin bir gereğidir. Böylelikle bunlar da güç sahibi olabilirler. Çünkü bir toplumun gücü fertlerinin gücünden gelir, toplumun zayıflığı fertlerinin zayıflığındandır.

Yolcular: Yolculuğu esnasında yahut yolda giderken ülkesine ulaşmak im­kanını kaybeden kimsedir. Böyle bir kimseye yardımcı olup onu gözetmek, bel­desine dönünceye kadar diğer müslümanların bir görevidir. Ona (Kur”an-ı Ke-rim’in tabiri ile): “Yol oğlu” denilmesinin sebebi, yabancı olması ve adeta yolun dışında annesi ve babası yokmuşçasına bir durumda bulunması dolayısıyladır.

İleri derecedeki ihtiyaç dolayısıyla insanlardan malî yardım isteyen dilen­ciler: Dilenmenin edebi, ısrar olmaksızın ve iffetli bir şekilde yapılmasıdır. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İffetli davranmalarından dolayı bil­meyen onları zengin zanneder.” (Bagarah, 2/273). Zengine ve bu konuda sabit olan hadis-i şerifte belirtildiği gibi çalışabilecek gücü olan kimseye sadaka he­lâl değildir. Böyle bir kimsenin izzetini koruyacak bir iş bulması görevi olduğu gibi devletin de ona bir iş sağlaması erkek veya kadın olsun görevidir.

Köleler: Yani köle olanlara hürriyetlerini elde etmek için yardımcı olmak. Esirlere de fidye verebilmeleri için mal ile destek vermek demektir. Çünkü kö­lelik ve esirlik bir kulluktur, zillettir, hürriyetin gaspedilmesidir. Din ise insan­ları azad etmeye, insanları özgürleştirmeye yönelik bir arzuya sahiptir. Mal vermek suretiyle maddi yollarla; makam, aracılık, güzel bir şefaatta bulunmak gibi manevi yollarla kölelik boyunduruğundan kurtarmayı ve savaş sonucu esir düşenleri karşılıklı değişim ve fidye ödemek suretiyle hürriyete kavuşturmayı hedefler.

Namazı dosdoğru kılmak da birr kapsamı içerisindedir. Yani hüküm ve şartları eksiksiz yapmak ile birlikte kalbin huzuru, okunan Kur’an-ı Kerim ve yapılan zikirlerin anlamı üzerinde tefekkür, ibadet edilen mutlak ilahın aza­metini hatırına getirmek, sert ölçülere göre huşu ve itminan duymak suretiyle en doğru ve güzel şekliyle namazı eda etmek demektir. Namaz, meşru olan şek­le göre eda edildiği takdirde, etkileri kendisini gösterir. Nefis arınıp güzelleşir, ahlâkı faziletlere alışkanlık kazanır, adi ve süflî şeylerden uzaklaşır. Nefis ar­tık herhangi bir hayasızlık veya bir münker işlemez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak namaz hayasızlıktan ve münkerden alıkoyan” (Ankebut, 29/45).

Zekâtı vermek de birr hasletleri arasında yer alır. “Sadakalar ancak Allah’tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere… dır.” (Tevbe, 9/60) ayetinde sözü geçen hak sahiplerine farz olan zekâtı vermektir. Dikkat edilecek olursa Kur’an-ı Kerim’de namazın zekât ile birlikte olmadan söz konusu edildiği yer­ler oldukça azdır. Çünkü namaz, ruhu arındırıp temizlerken zekât da malı te­mizler, arındırır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen onların malla­rından kendisi ile onları arındırıp temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al!” (Tev­be, 9/103). Malın alınacak zekât miktarı ile bunun türleri ise sünnet-i nebeviy-yede açıklanmıştır.

Verilen ahde bağlılık da birr kapsamına girer. Bu, ister dinleyip itaat etmek suretiyle Allah’ın ahdine bağlı kalmak şeklinde olsun, isterse de akitlere, sözlere ve antlaşmalara dinin emirlerine muhalif olmadığı sürece bağlı kal­mak suretiyle insanlara verilen ahidlere bağlı kalmak şeklinde olsun. Masiyet yolunda olduğu takdirde ahde vefa göstermek gerekmez. Ahde bağlılık sahih imanın alametlerinden, ahdi bozmak ise hadis-i şerifte de belirtildiği gibi mü­nafıklığın alametlerindendir: “Münafıkın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, ona emanet verildiğinde hainlik eder.” insanlar sorumluluklarını, taahhütlerini yerine getirmekte gevşek davrandık­ları takdirde aralarında güven kaybolur. Şaşkınlık, huzursuzluk ve çalkantı içerisinde yaşarlar. Bu ise onları değişik şekillerde akidlerini sağlamlaştırıp değerlendirmeye, akdin bozulmasından ve hainlikten kendilerini koruma yollarını aramaya iter.

Darlık ve fakirlik zamanlarında hastalık gibi sıkıntılarda akrabaları gö­zetmek; malını, çoluk çocuğunu kaybetmek gibi sıkıntılı zamanlarda, düşman­la savaş alanında karşılaşmak gibi çetin zamanlarda sabretmek de dinin ve imanın kapsamı içerisindedir. Çünkü sabır imanın yarısıdır. Zira sabır, Allah’ın kaza ve kaderine rızayı gösterir. Allah’tan ecri beklemenin belirtisidir. Cihad esnasında dinin zafere kavuşması için gayret göstermek ve bu üç du­rumda sabır göstermek eksiksiz imanın belirtisidir. Sahih hadis-i şerifte varid olduğuna göre savaş alanından kaçmak, yedi büyük günahtan bir tanesidir.

İşte sözü geçen bu birr’in hasletlerine sahip olanlar, bunlarla nitelenenler imanlarında sâdık olan, doğru olan kimseler ve gerçek manada takva sahibi ilanlardır. Onlar masiyetlerden uzak kalmak suretiyle Allah’ın gazabından ko­runmuş, ahiret yurdunda da Allah’ın rızasını ve sevabını elde ederek umdukla­rına kavuşmuş olurlar. Gerçek şu ki bu ayet-i kerime gereğince amel eden bir kimsenin imanı kemal bulmuş demektir.

Malın İnfak Edilmesinin İki Şekli:

Malın infakının ilk şekli farz zekât şeklinde oluşudur. Bu, malı özel bir keyfiyet üzere belli bir miktarda vermektir, diğeri ise mutlak olarak zekât şek­linde. Bu ise belli bir miktar ile kayıtlı olmaksızın, nisaba malik olmak sınırı da söz konusu olmadan malı vermektir. Bunun yerine bu miktara dair kayıt getirip sınır koymayı ümmetin ve fertlerinin durumuna bırakmak söz konusu­dur. İşte mal bu iki şekliyle verildiği takdirde bizler fakirlik problemini orta­dan kaldırır ve İslâm’ın sosyal dayanışmadan gözettiği maksadı gerçekleştir­miş oluruz. O vakit azgın kapitalizmin zararlarını gidermek maksadıyla sosya­list ilkeleri ithal etmeye ihtiyaç duymaz, zorla ve bedel vermeksizin mülkiyet sahiplerinin elinden mülklerini zorla almak esasları üzerinde yükselmeyen, makul ve orta bir çözüme ulaşma imkânını buluruz. Bu çözüm baskı uygula­mak, yerine zenginlerle fakirler arasında sevgi, karşılıklı iyi duygulara dayalı ilişkileri korumanın ve ilişkileri sürdürmenin yollarını arar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerde cimrilik göste­renler sanmasınlar ki o, haklarında hayırlıdır. Aksine o, onlar için bir serdir. Cimrilik ettikleri şey Kıyamet günü boyunlarına bir halka olacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Âl-i İmran, 3/180). Yani bunlar cimriliğin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bi­lakis o cimrilik, onlar için bir kötülüktür.

Yoksullara bir şeyler vermeye gelince; dilencilik yapmayan kimselere yok­sul (miskin) denilir. Dilencilik yapanlar ise kendilerini açığa vurmuş olurlar. Resulullah (s.a.) da sahih bir rivayete göre şöyle buyurmuştur: “Miskîn (yoksul) bir ve iki lokmanın, bir ve iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat miskîn, kendisini ihtiyaçtan kurtaracak bir varlığı bulamayan ve farkına varılamayıp da kendisine tasaddukta bulunulmayan kimsedir.” Köleler hakkında Malik ve Şafiî’ye göre onlar Allahü Teâlâ’ya yakınlaştırıcı bir ibadet olmak üze­re azad edilecek kimselerdir. Ebu Hanife ise; buradaki kölelerden kasıt, efendileriyle kitabet akdi yapmış olanlardır. Kölelikten kurtulmak uğrunda bunlara yardımcı olunur, demektedir.

Ayet-i kerimede birr’in niteliklerine sahip olan kimselere Yüce Allah’ın tevcih ettiği belirgin niteliklere gelince, “sâdık olanlar işte bunlardır, takva sa­hibi olanlar da işte bunlardır.” Böylelikle Yüce Allah onları işlerinden ve bunla­rı yerine getirmek hususunda doğrulukla, takva ile nitelendirmekte, din husu­sunda onların ciddi ve gayretli olduklarını belirtmektedir ki, bu da yapılacak övgünün nihai derecesidir.

Advertisements