30

٣٠

فَريقًا هَدى وَفَريقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطينَ اَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللّهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

(30) ferikan heda ve ferikan hakka aleyhimud dalaleh innehumut tehazüş şeyatiyne evliyae min dunillahi ve yahsebune ennehüm muhtedun
bir kısmı hidayete erecek bir kısmının hak oldu üzerine dalalet şüphesiz onlar edindiler şeytanları dostlar Allah’tan başka zannederler muhakkak onlar kendilerini hidayete ermiş

(30) Some He hath guided: others have (by their choice) deserved the loss of their way in that they took the Evil once, in preference to Allah, for their friends and protectors, and think that they receive guidance.

1. ferîkan : bir grup, bir kısım
2. hadâ : hidayete erdi
3. ve : ve
4. ferîkan : bir grup, bir kısmı
5. hakka : haketti
6. aleyhim ed dalâletu : üzerlerine dalâleti
7. innehum ettehazû eş şeyâtîne : çünkü onlar şeytanı edindiler
8. evliyâe : velîler, dostlar, evliya
9. min dûni allâhi : Allah’tan başka
10. ve yahsebûne : ve zannederler, zannediyorlar
11. enne-hum : onların olduğunu, kendilerinin olduğunu
12. muhtedûne : hidayete ermiş olanlar

فَرِيقًا kiminiهَدَى O, hidayete erdirdiوَفَرِيقًا kimi deحَقَّ عَلَيْهِمْ hakettiالضَّلَالَةُ sapıklığıإِنَّهُمْçünkü onlarاتَّخَذُوا edindilerالشَّيَاطِينَ şeytanlarıأَوْلِيَاءَ velilerمِنْ دُونِ bırakıpاللَّهِ Allah’ıوَيَحْسَبُونَ buna rağmen sanırlarأَنَّهُمْ kendileriniمُهْتَدُونَdoğru yolda


AÇIKLAMA

Müşrikler şeriatın, aklın ve selim tabiatın çirkin görüp hoş karşılamadığı şirk, Beytullahı erkek ve kadınlar birlikte çıplak olarak tavaf etmek gibi çirkin bir hayasızlık ki evlâ olan burada hayasızlık (el-fâhişe) tabirinin genel kabul edilmesi olup bu da her türlü büyük masiyettir ve bütün büyük günahlar bu­nun kapsamına girer, yaptıkları takdirde derler ki: Biz bu işte atalarımızı tak­lit ediyor, geçmişlerimize uyuyoruz. Hem yaptıkları bu işlerin itaat olduğuna ve Allah’ın kendilerine bu işleri emrettiğine inanıyorlardı. Oysa bu işler haya­sızlıktır. Bu hayasızlıkları yapmalarına -ki bunlar hayasızlık olduklarının idra­kinde olmayarak- iki hususu gerekçe gösteriyorlardı. Birincisi, “Atalarımızı da onun üzerinde bulduk” demeleri; ikincisi ise, “Allah da bize onu emretti” diye söylemeleriydi.

Birinci gerekçelerine Allah cevap vermemektedir. Çünkü katıksız bir tak­lit ve gelenekselciliğe işarettir. Aklen de bu, tutarsız bir yoldur. Bu yolun tutar­sızlığı da herkes tarafından açık seçik bir şekilde görülmektedir. O bakımdan bu gerekçeye ayrıca cevap vermeye ihtiyaç yoktur.

İkinci gerekçeleri olan, “Allah da bize onu emretti” şeklindeki sözlerine ise Yüce Allah, “De ki: Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez” buyruğu ile ce­vap vermektedir. Yani şüphesiz ki bu fiiller, peygamberler ve rasuller vasıtasıy­la münker ve çirkin işler olarak ifade edildiği gibi, Allah da kemaliyle bunları emretmekten münezzehtir; o halde Allah’ın bunları emrettiği nasıl söylenebi­lir?

Hakikatte ise bunları emreden şeytandan başkası olamaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şeytan sizleri fakirlikle korkutur ve sizlere haya­sızlığı emreder.” (Bakara, 2/268).

Daha sonra Yüce Allah inkârı ifade eden bir soru ile onların sözlerini red­dederek şöyle buyurmaktadır: “Siz bilmediğiniz şeyleri Allah’a karşı mı söylü­yorsunuz…” Yani sizler doğru olduğunu bilmediğiniz sözleri mi Allah’a isnat ediyorsunuz? Yüce Allah’ın şeriatı ancak O’nun tarafından rasulüne gönderilen vahiy ile sabit olur. Sizler ise şeytanın vesvese ve telkinlerinden öğreniyorsu­nuz bunlarla Allah’a karşı yalan uyduruyorsunuz. Bu şekildeki bir tepki onla­rın Allah’a böyle çirkin bir şeyi izafe etmeleri dolayısıyladır. Aynı zamanda on­ların sözlerinin aşırı cehaletten başka bir şeye dayalı olmadığına da bir tanık­lıktır.

Yüce Allah hayasızlığı emreden bir buyruğun kendisinden sadır olamaya­cağını ifade ettikten sonra, kendisinin ancak doğruluk ve adaletle emrettiğini şöylece açıklamaktadır: “De ki: Rabbim adaleti emretti.” Yani ey Muhammed! Onlara de ki: Benim Rabbim ancak bütün işlerde aşırılıktan ve kusurlu dav­ranmaktan uzak bir şekilde adaleti, doğruluğu ve dengeli olmayı emreder.

Aynı şekilde Rabbim kendisine ibadetin hakkıyla ifa edilmesini ve bütün secde zamanlarında ve secdelerin yapıldığı bütün mekânlarda sağa sola sapmaksızın yalnızca yüzünüzü O’na doğrultarak kendisine ibadet etmenizi em­retmiştir. Yüzün secde yerinde O’na doğrultulmasından kasıt ise namazdır. Yi­ne O sizlere dininizi yani itaatinizi yalnızca kendisine halis kılarak ibadet ve dua etmenizi, bununla yalnızca onun rızasını aramanızı emretti.

Yani bu ayet-i kerime iki hususu emretmektedir:

1- İbadet hususunda vakit ve yapılacağı yerlerde dosdoğru olmak. Mucize­lerle desteklenmiş peygamber ve rasullerin Allah’tan alıp haber verdikleri şe­kilde getirdikleri şeriata uygun olarak yapmak.

2- Allah’a ibadette ihlâsla yalnızca O’na yönelmek. Çünkü şanı yüce Allah bu iki özelliği kendisinde toplamayan hiç bir ameli kabul buyurmaz: Yapılan amel doğru ve şeriata uygun, şirkten arınmış, ihlâslı bir amel olacak.

Daha sonra Yüce Allah öldükten sonra dirilmeyi ve tekrar yaratılmayı in­kârlarına karşı yaratmanın ilk olarak Allah tarafından başlatılmasını belirte­rek delil getirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “İlk önce sizi yarattığı gibi yine döneceksiniz.” Yani Allah ilk olarak sizi nasıl yarattıysa amellerinizin karşılı­ğını da sizlere verecektir. O halde ibadeti yalnız O’na hâlis kılınız.

Sizler öldükten sonra dirilme ve hesap halinde iki kesimden birisi arasın­da yer alacaksınız: Kesimin birisine Allah hidayet vermiş, ibadete, iman ve ihlâsa muvaffak kılmıştır ki bunlar İslâm’a girenlerdir. Diğer bir kesim ise şeyta­nın aldatmalarına uyup Allah’a itaatten yüz çevirdiği için aleyhlerine sapıklı­ğın hak olduğu, Yüce Allah’ın da, fertlerinin sapacaklarını, hidayet bulmayacaklarını bildiği kesim. Bu kesim aleyhine dalâletin sabit oluş sebebi ise şudur: Onlar Allah’ı bırakıp şeytanları veli edindiler. Şeytanın kendilerini çağırdığı şeyi kabul ettiler. Hak ile batılı birbirinden ayırd etme hususu üzerinde de dü­şünmediler.

Aleyhlerine dalâletin hak olduğu kesim, şeytanları veli edindiler. Yani kendilerine verdikleri emirler hususunda itaat etmek suretiyle onları dost ka­bul ettiler. İşte bu Yüce Allah’ın onların dalâlette olacaklarını bilmesinin, dalâ­lette oluşlarına bir etkisinin olmadığına delildir. Mutezile mezhebine mensup Zamahşerî’nin dediği gibi, onlar kendi tercihleriyle ve Yüce Allah’ı bırakıp şey­tanları veli edinmeleri sebebiyle sapıtmışlardır.

Hidayet ve dalâletin Yüce Allah’tan geldiğini kabul eden Ehl-i sünnetin görüşüne göre ise buyruğun anlamı şudur: Hidayet ve dalâlet önce Yüce Allah’ın yaratması ile ortaya çıkar. Fakat bu işi işlemeye onları çağıran şey, Allah’tan başka şeytanları veli edinmeleridir.

İkinci kesimin ise başka nitelikleri vardır. Onlar kendilerinin hidayette ol­duklarını yani vasiyet ve hidayet üzre, doğru yol üzre olduklarını sanırlar; fa­kat gerçekte onlar sapıktırlar, yanlışlık içerisindedirler: “De ki: Amelleri bakı­mından en zararda olanları sizlere haber verelim mi? Onlar kendilerinin güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatında çabaları sapan ve boşa çıkan kimselerdir.” (Kehf, 18/103-104).

İkinci kesime dair ayet-i kerimenin ihtiva ettiği anlamı Müslim’in İyâd b. Hımâr’dan yaptığı şu rivayet de pekiştirmektedir: İyâd der ki: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz ben kullarımı Haniler olarak yarattım. Sonra şeytanlar onlara geldi de onları dinlerinden uzaklaştırdı.”

Bazıları da, “İlk önce sizi yarattığı gibi yine döneceksiniz” buyruğunu şöy­lece açıklamışlardır: Biz sizi nasıl yarattıysak öyle döneceksiniz. Bir kesim hi­dayet bulmuş, bir kesim de sapık olarak. İşte siz bu şekilde annelerinizin ka­rınlarından tekrar yaratılır ve öylece çıkarsınız. İbni Abbas der ki: Yüce Allah Ademoğlunu ilkin mümin ve kâfir olarak yaratır. Nitekim Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “O sizi yaratandır. Kiminiz kâfir kiminiz mümin (oluyor)” (Tega-bûn, 64/2). Sonra Yüce Allah onların yaratılışını ilk olarak başlattığı gibi, tek­rar mümin ve kâfir olarak iade eder. Bu da Sahihi Buhârî’ de yer alan İbni Mesud yoluyla gelen şu hadise uygun düşmektedir: “Kendisinden başka ilâh ol­mayan hakkı için söylüyorum, sizden herhangi bir kimse cennet ehlinin ameli ile amel eder; o kadar ki kendisi ile cennet arasında ancak bir arşınlık mesafe kalır, Kitap (levh-i mahfuzdaki kader) onun aleyhine öne geçer ve böylelikle o da cehennem ehlinin ameliyle amel eder, oraya girer. Şüphesiz de sizden herhangi bir kimse cehennemliklerin ameliyle amel eder, o kadar ki kendisiyle onun ara­sında yalnızca bir arşın kalır da sonunda onun hakkında Kitabın hükmü onu geçer ve böylelikle o da cennetliklerin ameliyle amel eder, oraya girer.”

Bu tevile binaen bu açıklama ile Yüce Allah’ın şu buyruğu arasında bir çe­lişki söz konusu olur: “Sen yüzünü dine hanîf olarak dosdoğru çevir. Allah’ın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtratına.” (Rum, 30/30). Bunun bir benzeri de Buharî ile Müslim’de Ebu Hureyre (r.a.)’den gelen Resulullah (s.a.)’ın şu buyruğudur: “Her doğan,, fıtrat üzere doğar. Sonra onun anne babası onu Yahu­di, Hristiyan veya Mecusi yapar.” Müslim’in Sahîh’inde yer alan ve az önce ge­çen Iyad b. Hımâr’ın hadisi de buna uygun düşmektedir.

“Sizi yaratan O’dur” ayeti ile, “Allah’ın fıtratı…” ayeti ve her birisini teyit eden hadis-i şeriflerin birlikte anlaşılmasına gelince: Şanı Yüce Allah bütün in­sanları kendisini bilip tanıyacak, tevhid edecek, ondan başka ilâh olmadığını bilecek halde -bu hususta onlardan mîsâk (and) aldığı şekilde- yaratmış ve bu­nu tabiatlarına ve fıtratlarına yerleştirmiştir.

Allah’ın onları bu şekilde dosdoğru ve fıtrî yaratışından sonra, Yüce Allah ezelî ve kadim ilminde insanların kimisinin mümin kimisinin kâfir, kimisinin bedbaht kimisinin mutlu olacağını, üzerlerinde yaratıldıkları aslî durumlarda bir takım değişiklikler ortaya çıkacağını bildi ve takdir etti. İşte Yüce Allah’ın, “Sizi yaratan O’dur. Kiminiz kâfir kiminiz mümin (oluyor)” buyruğunun anla­mı budur. Yani ikinci durumda onun işi imandan sonra küfre varacaktır. Allah’ın kaderi ise mahlûkatı arasında olduğu gibi geçerli olandır. Çünkü, “Tak­dir eden ve hidayete ileten (doğru yolu gösteren) O’dur.” (Alâ, 87/3); “O her şeye hilkatini veren, sonra da hidayete iletendir.” (Tâ-Hâ, 20/50).

Advertisements