65

٦٥

ثُمَّ نُكِسُوا عَلى رُؤُسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هؤُلَاءِ يَنْطِقُونَ

(65) sümme nükisu ala ruusihim lekad alimte ma haülai yentikun
sonra başları eğildi öyle ki sen de bilirsin onların konuşmayacağını

(65) Then were they confounded with shame: (they said), Thou knowest full well that these (idols) do not speak!

1. summe : sonra
2. nukisû : (başları) eğildi
3. alâ : üzerine, …e
4. ruûsi-him : onların başları
5. lekad : andolsun
6. alimte : sen bildin (biliyordun)
7. : olmadı, olmuyor
8. hâulâi : bunlar
9. yentıkûne : konuşuyorlar


AÇIKLAMA
Bu bölüm Hz. İbrahim (a.s.) kıssasının putperestlerin putlarının kırılıp parçalanmasından sonra galeyana gelip kin ve intikam duymaları merhalesini tasvir eden failinin bilinmesi gereken çok dehşetli bir olay idi. Bu olayın hikâ­yesi şöyledir:

“Kavmi: Bunu bizim tanrılarımıza kim yaptı? dediler.” Yani Hz. İbrahim (a.s.) kavminden puta tapanlar, Nemrud ve adamları bayramlarından dönüp putlarının kırıldığını görünce tehdit ve azarlama yoluyla: “Bu tanrıları kıran kim?” dediler. Kavminin putlarını “tanrılar” diye ifade etmeleri, Hz. İbrahim’i şiddetli ayıpladıklarını, bu durumun korkunçluğunu ve dehşetini ifade etmek­tedir. Kavmine göre Hz. İbrahim “Muhakkak o zalimlerden biridir.” Yani bu işi yapan bu davranışıyla kendine zulmeden kimselerden biridir. Ya tanrılara kar­şı olan cüreti sebebiyle, ya da onları kırıp paramparça etmesi ve halen de onla­rı küçümsemeye devam etmesi sebebiyle kendini tahkir edilmeye ve cezaya maruz bırakmaktadır.

“Bazıları: İbrahim denilen bir gencin onlara dil uzattığını işitmiştik, dedi­ler.” Hz. İbrahim’in (a.s.) daha önce geçen: “Allah’a yemin ederim ki sizin putla­rınıza mutlaka tuzak kuracağım.” sözünü işiten bazıları: “İbrahim adı verilen bir gencin onları ayıpladığını ve onlara tehditte bulunduğunu duymuştuk, on­lara bunu yapan O’dur.” dediler.

İbni Abbas: Allah her peygamberi genç olarak göndermektedir. Her âlime ilim genç yaşta verilmektedir, demiş ve şu ayeti okumuştur: “Bazıları, İbrahim denilen bir gencin onlara dil uzattığını işitmiştik, dediler.”

Bu ayetin zahiri bunu söyleyenlerin bir kişi değil bir gurup olduklarına delâlet etmektedir. Hz. İbrahim (a.s.) onlarla tartışıyor ve: “Tapıp durduğunuz bu heykeller de nedir?” diyordu. Dolayısıyla onların zihinlerine bu işi Hz. İbra­him’in yaptığı şeklinde bir düşünce hâkim oldu.

Bunun üzerine kavmin ileri gelenleri: “Öyleyse onu insanların gözleri önü­ne getirin. Belki de ona şahitlik ederler, dediler.” Yani Nemrud ve kavminin eş­rafı şöyle dediler: O halde onu büyük bir topluluğun huzuruna, bütün insanla­rın göreceği ve duyulabileceği bir yere getirin. Böylece insanlar onu görüp aley­hinde şahitlikte bulunsunlar. Onu delilsiz olarak alıp götürmesinler veya ona yapılacak şeyi görsünler de ibret olsun.

Hz. İbrahim’in (a.s.) maksadı zaten bu idi. Bu büyük topluluk huzurunda, onların kendilerine zarar verilmesini engelleyemeyen ve hiç bir kimseye yardı­mı dokunmayan putlara tapmak suretiyle akıllarını çok az kullandıklarını ve çok bilgisiz olduklarını beyan etmek istiyordu.

“İlâhlarımıza bunu sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.” Yani Hz. İbrahim’i getirince -bu anlaşılan ama mahzuf olan bir cümledir.- Ona: Bu putları kıran sen misin? dediler. Hz. İbrahim (a.s.) da onlara şu cevabı verdi: “Hayır, işte şu büyükleri yapmış olmalı.” Yani bilâkis bunu yapan şu büyük puttur. Bu put Hz. ibrahim’in (a.s.) kırmadığı put idi.

Hz. İbrahim (a.s.) onların bu puta karşı olan aşırı hürmetlerini görüp onun sebep olduğunu veya kendini bu işe, yani putları hiçe sayma ve onları kırmak işine onun sevkettiğini dikkate almaları için bu fiili büyük puta nispet etti. Zira bir fiil bizzat yapana isnat edildiği gibi sebep olana da isnat edilebilir. Yahut Hz. İbrahim (a.s.) onları hüccetle ilzam etmek ve onları susturmak için tariz üslubuyla onun yaptığını ikrar etti. Nitekim şaheser bir sanat eserini sergileyen meşhur sanatkâra yahut güzel bir yazının hattatına, bunu yapanın kim olduğu sorulunca: “Belki de sen yapmış olabilirsin; Sen yazmış olabilirsin.” demesi gibidir. Bu cevaptan maksat bu hattın veya sanatın sahibini gizlemek değil sual soranın sualini istihza ile karşılayıp suali ona ispat ettirmektir.

“Onlara sorun, eğer konuşurlarsa!” Yani eğer bunlar konuşan tanrılar ise bu putları kimin kırdığını kendilerine sorun, dedi.

Bu cevapta putlara tapmanın asılsızlığına dikkatleri çekilmekte ve zihin­leri uyarılmaktadır. Böylece putların faydasız olduklarını ve bunların dilsiz taşlar olup, konuşmayan cansız varlıklar olduklarını, böyle varlıkların nasıl tapmaya lâyık olabilecekleri hususunu kendilerinden itiraf etmeye teşvik edil­mektedirler.

Bu cevap -bundan sonraki şu ayetin delaletiyle- onların fikirlerine tesir et­miştir: “Bunun üzerine kendi vicdanlarına baş vurdular.” Yani Hz. İbrahim (a.s.)’in kavmi o zaman kendi kendilerini ayıpladılar. Tanrıları konuşmadıklarına göre onların bekçiliğini yapmak ve onları korumak noktasında kusurlu olduklarını ifade ettiler ve şöyle dediler:

“Aslında haksız olan sizsiniz dediler.” Birbirlerine: İlâhları bekçisiz bırak­mak ve ihmal etmek sebebiyle aslında haksız olan sizsiniz. Yahut konuşmayan varlıklara tapmak sebebiyle siz kendi kendinize zulmettiniz, dediler.

“Sonra yine eski kafalarına döndüler. Bunların konuşmayacağını sen de gayet iyi biliyorsun, dediler.” Yani düşünmek ve incelemek için başlarını önleri­ne eğdiler. Yahut tekrar Hz. İbrahim’e (a.s.) karşı batıl yolla mücadele etmeye döndüler. İstikametten ayrıldılar. Şaşkınlık içinde kalınca Hz. İbrahim’e (a.s.) karşı şu delili ileri sürdüler. “Sen de biz de bunların konuşmayacağını gayet iyi biliyoruz. O halde nasıl bizden eğer konuşurlarsa onlara sual sormamızı isteye­biliyorsun?” Yani onlar içinde bulundukları şaşkınlık sebebiyle Hz. İbrahim (a.s.) için hüccet olabilecek bir ifade ile ona karşı çıktılar.