230

٢٣٠

فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا اَنْ يَتَرَاجَعَا اِنْ ظَنَّا اَنْ يُقيمَا حُدُودَ اللّهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

(230) fe in tallekaha fe la tehillü lehu mim ba’dü hatta tenkiha zevcen ğayrah fe in tallekaha fe la cünaha aleyhima ey yeteracea in zanna ey yükiyma hududellah ve tilke hududüllahi yübeyyinüha li kavmiy ya’lemun

eğer (koca karısını) bir kere daha boşarsa ondan sonra kadın (kocasına) helal olmaz ancak varmadıkça kadın başka bir kocaya sonra (o kocada) onu boşamadıkça böylece ikisine de günah yoktur isterlerse birbirlerine dönmelerine de Allah’ın hududunu yerine getireceğinden bunlar Allah’ın sınırlarıdır onları anlayan bir kavme beyan eder

(230) So if a husband divorces his wife (irrevocably), he cannot, after that, remarry her until after she has married another husband and he has divorced her. In that case there is no blame on either of them if they reunite, provided they feel that they can keep the limits ordained by Allah. Such are the limits ordained by Allah which he makes plain to those who understand.

1. fe : o zaman, o taktirde, bundan sonra
2. in tallaka-hâ : eğer onu boşarsa
3. fe : artık
4. lâ tahıllu : helâl olmaz
5. lehu : ona
6. min ba’du : sonradan
7. hattâ : olmadıkça, oluncaya kadar
8. tenkiha : nikâhlanır
9. zevcen : eş, zevce
10. gayra-hu : ondan başka
11. fe : o zaman, o taktirde
12. in tallaka-hâ : eğer onu boşarsa
13. fe : o zaman, o taktirde
14. lâ cunâha : günah yoktur
15. aley-himâ : onların ikisi üzerine, ikisine
16. en yeterâceâ : dönmeleri
17. in zannâ : eğer zannettiler ise, inanırlarsa
18. en yukîmâ : ikame etmek, ayakta tutmak, yerine getirmek
19. hudûda allâhi : Allah’ın hudutları, sınırları
20. ve tilke : ve işte o, bu (bunlar)
21. hudûdu allâhi : Allah’ın hudutları, sınırları
22. yubeyyinu-hâ : onu açıklıyor
23. li kavmin : bir kavim (toplum) için
24. ya’lemûne : biliyorlar, bilirler

فَإِنْeğer طَلَّقَهَاonu (bir daha) boşarsa فَلَا تَحِلُّartık helal olmaz لَهُkendisine مِنْ بَعْدُ حَتَّى تَنكِحَnikahlanmadıkça زَوْجًاbir kocayla غَيْرَهُbaşka فَإِنْeğer طَلَّقَهَا(bundan sonraki kocası) onu boşarsa فَلَاyoktur جُنَاحَbir günah عَلَيْهِمَاonlara أَنْ يَتَرَاجَعَاbirbirlerine dönmelerinde إِنْ ظَنَّاinanırlarsa أَنْ يُقِيمَاkoruyacaklarına حُدُودَsınırlarını اللَّهِAllah’ın وَتِلْكَişte bunlar حُدُودُsınırlarıdır
اللَّهِAllah’ın يُبَيِّنُهَاiyice açıkladığı لِقَوْمٍbir topluluk için يَعْلَمُونَ bilen


SEBEB-İ NÜZUL

Bu âyet-i kerime Aişe bint Abdurrahmân ibn Atîk el-Kurazî hakkında nâzıl olmuştur. Önce amcası oğlu Rifâa ibn Vehb ibn Atîk el-Kurazî ile evliyken ondan üç talâk ile boş kalmış, peşinden de Abdurrahmân ibnu’z-Zubeyr ile evlen­miş. Onunla evli iken Hz. Peygamber (sa)’e gelerek ondan boşanmak istediğini ve boşanmak istemesinin sebebinin de onun âletinin bir kumaş parçası gibi (yumuşak ve işe yaramaz) olmasını göstermiş. Efendimiz tebessüm ederek “Öy­le anlaşılıyor ki Rifaa’ya dönmek istiyorsun. Hayır; o senin, sen de onun balçı­ğından tadıncaya kadar olmaz.” Buyurmuşlar (Abduifettâh ei-Kâdî, Esbâbu’n-Nuzûi amv sahabe ve’i-Mufessirîn, s. 38). Bu âyet-i kerimenin nüzulüne sebep olan hadisenin kah­ramanı olan bu Aişe bint Abdurrahmân ibn Atîk’in ismi bazı rivayetlerde Te-mîme bint Vehb Ebî Ubeyd el-Kurazî, Suheyme, Umeyme, Rumeysâ ve Gumeysâ olarak, Rifâa’nın adı da Rifaa ibn Semev’el olarak geçmektedir ki ayni kişi ve kadındır.

Bu hadis-i şerif, ilgili âyetin nüzulüne sebep olduğu kaydı olmaksızın Buhârî, Müslim ve Neseî tarafından da tahric olunmuştur. Bunlardan en ayrıntılı olanını Buhârî’den nakledelim:

Muhammed ibn Beşşâr kanalıyla îkrime’den rivayete göre Rifâa, karısını boşamış, kadının iddetinin bitiminde Abdurrahmân ibnu’z-Zubeyr el-Kurazî onu nikahlamış. Hz. Aişe der ki: Hz. Peygamber (sa)’e şikâyetinden önce gelip bana şikâyet etti. Üzerinde yeşil bir başörtü vardı. Bana derisindeki bir yeşilliği gösterdi. Mü’min hanımlar içinde derisi böyle başındaki yeşil örtüden daha ye­şil bir başkasını görmedim. Râvi anlatmaya şöyle devam eder: Sonra kadın Hz. Peygamber (sa)’e geldi. Abdurrahman da yanında başka hanımdan olma iki oğ­luyla geldi. Kadın: “Allah’a yemin ederim ki benim ona isnad edeceğim bir gü­nahı yok.” deyip elbisesinin yumuşak bir tarafını göstererek “Ama onunkinin (erkeklik âleti) bana şu kadar bile faydası yok.” deyince Abdurrahman: “Yalan söyledi, ey Allah’ın elçisi, Allah’a yemin ederim ben onu deri şişirir gibi şişiri­rim ama o serkeşlik ediyor, (önceki kocası) Rifâa’yı istiyor.” dedi. Efendimiz: “Eğer öyle ise o senin balçığından tatmadıkça sen eski kocana helâl olmazsın.” buyurdular. Sonra Abdurrahman’in yanındaki iki oğlunu görüp “Bunlar senin oğulların mı?” diye sordular. Onun, evet, cevabı üzerine kadına dönüp “Senin zannettiğin şey sadece senin vehminden ibaret. Baksana, bunlar bir karganın bir kargaya benzediğinden daha çok babalarına benziyorlar.” Buyurdu.

Aişe bint Abdurrahman ile ilgili bu hadise Suyûtî’nin ed-Durru’l-Mensûr’unda, sonu itibariyle oldukça farklı bir şekilde anlatılıyor. Şöyle ki: İbnu’l-Munzir’in Mukâtil ibn Hayyân’dan rivayetine göre Aişe bint Abdurrahman amcası oğlu Rifaa ibn Vehb ibn Atîk ile evliyken Rifâa onu boşamış, o da Abdurrahman ibnu’z-Zubeyr ile evlenmiş ve fakat o da onunla zifaf olmadan boşamış. Aişe, Hz. Peygamber (sa)’e gelmiş ve: “Abdurrahman bana dokunmadan beni boşadı, ilk kocama döneyim mi?” diye sormuş, Efendimiz (sa): “Hayır, dokununcaya kadar” yani onunla zifafa girip gerçekten karı koca olmadıkça olmaz, buyurmuş. Aişe, Abdurrahman’la bir süre daha kaldıktan son­ra yine Efendimiz (sa)’e gelmiş ve ilk ifadesini değiştirerek: “Karı koca olduk, bana dokundu.” demiş. Hz. Peygamber (sa): “Birinci gelişinde yalan söylemiş­tin, bu şimdiki sözünde de seni doğru kabul etmiyorum.” buyurmuş ve isteğini geri çevirmiş. Hz. Peygamber (sa)’in vefatına kadar Abdurrahman’la birlikte kalmış, Onun vefatıyla bu sefer Hz. Ebu Bekr’e gelmiş ve: “İkinci kocamla ka­rı koca olduk, ondan ayrılıp ilk kocama dönebilir miyim?” diye sormuş. Hz. Ebu Bekr: “Hz. Peygamber (sa)’in sana: “İlk kocana dönme.” buyurduğuna şahid oldum.” deyip o da Aişe’nin ilk kocasına dönme isteğini geri çevirmiş. Hz. Ebu Bekr ölünce bu sefer Hz. Ömer’e gelmiş ve isteğini tekrarlamış da Hz. Ömer: “Eğer bir daha gelirsen seni taşlarım.” deyip ilk kocasına dönmesine ma­ni olmuş. İşte bu kadın hakkında “Erkek zevcesini (üçüncü kere) boşarsa ondan sonra kadın kendinden başka bir ere nikahlanıp varıncaya kadar ona tekrar helâl olmaz.” âyeti nazil olmuştur.


AÇIKLAMA

Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın: “Kocaları onları geri almaya daha çok hak sahibidirler.” (Bagarah, 2/228) ayetini tahsis etmektedir. Çünkü bu ayet-i keri­me, kocanın eşine dönmesi (ricat) caiz olan boşama sayısı ile ric’atm sözkonusu olmadığı sayıyı beyân etmek üzere gelmiştir. Ayetin anlamı şudur: Kendisinde ric’atin sahih olduğu boşama sayısı iki defadır. Yani yalnızca iki talâktır. İki defa boşadıktan sonra iki husustan birisi sözkonusudur: Ya maruf ile tutup gü­zellikle geçinmek veya güzellikle onu serbest bırakmak. Yani ikinci boşamadan beklediği iddetini tamamlayıncaya kadar onu bırakıp bir daha ona ric’at yap­mamak.

Şöyle de denilmiştir: Ayet-i kerimeden kasıt, talâkı topluca değil de ayrı ayrı vermektir. Çünkü iki ya da üç talâkı bir arada vermek haramdır. Nitekim ashab-ı kiramdan bir grup bu görüştedir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Abdul­lah b. Mes’ûd ve Ebû Musa el-Eş’ari (r. anhum) bunlar arasındadır. Bunların delili İbni Ömer’in hadisidir. Resulullah (s.a) ona şöyle buyurmuş: “Sünnet, ha­nımının temizlik halini beklemen ve o geldikten sonra her bir kur7 (temizlik) halinde onu bir defa boşamandır.”

Mücâhid, Atâ, selefin cumhuru ve değişik bölgelerin ilim adamları derler ki: Güzellikle salıvermekten kasıt, üçüncü talâktır. Buna delil ise Ebû Rezîn el-Esedî tarafından rivayet edilen Ebû Dâvûd ve başkalarında yer alan hadis-i şe­riftir. Ebû Rezîn Resulullah (s.a.)’a şöyle sormuş: Yüce Allah’ın: “Talâk iki defa­dır” buyruğunu işittim, peki üçüncüsü nerede? Hz. Peygamber: “Veya güzellikle salmaktır.” diye buyurmuştur. Buna göre Yüce Allah’ın: “Eğer onu boşarsa on­dan sonra başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz.” (mealindeki sonraki) ayet bu buyruğun bir beyanı olur.

Talâkı iki talâk kılıp birinci ve ikinci talâktan sonra ric’at hakkının sabit kılınış hikmeti, her iki eşe de aralarını düzeltebilmek için gerekli fırsatı ver­mektir. Kişi nimetten uzak kalmanın acısını duymadıkça, böyle bir acıyı tat-madıkça elindeki nimetin kadrini ve lezzetini anlamaz. Erkek asabi mizaçlı, keskin tabiatlı, kötü ahlâklı olabilir. Ama eşinden ayrıldığı takdirde, hanımın­dan uzak kalışının sebep olacağı yalnızlık ve boşluğu,  evin ve çocuklarının ona duyduğu ihtiyaç dolayısıyla aklını başına alabilir, doğru yola gelir, kötü huyunu düzeltir, hanımına karşı davranışlarını düzene sokar ve Yüce Allah’ın emrettiği gibi güzellikle onunla geçinmek yolunu arar.

Kimi zaman da kadının kendisi kocasının haklarını, evini ve çocuklarını ihmal edebilir. Hiç bir şeye aldırış etmeyen, her şeye tepeden bakan, kibirli bi­risi olabilir. Böyle bir kadın ayrılığın acısını, boşanmanın yalnızlığını hissedip hatalarını idrâk ettiği takdirde, yeni bir kişilikle ve öncekinden daha üstün bir yaşayış ile evlilik hayatına geri döner.

İşte eşlerin her ikisinin de bu tür karşılıklı fedakârlıkları, her iki tarafın menfaatine olacak en uygun çözüm arayışları, aile ve çocukların geleceğini dü­şünme, evlilik ilişkilerinin yapısını yenilemek ve hikmetli, dengeli, makul bir şekilde ve her hususta Allah’ın gözetimi altında olduğu şuuruyla yönlendirmek ifrat ve tefrit, bir tarafın ötekine haksızlık ya da zulmü olmaksızın  mümkün olabilir ve şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever.

Şayet erkek kadını salıvermeyi, iyilikte bulunmaya tercih edecek olursa -ki bu Allah’ın en çok buğzettiği helâldir ve ancak zaruret dolayısıyla meşru’ kı­lınmış boşamadır- o takdirde kadına vermiş olduğundan bir şeyler geri alması haram olur: “Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız sizin için helâl olmaz.” İster mehir olsun ister başkası; erkeğin kadına -önceki haklarından ayrı olarak- aynî veya nakdî bazı hediyelerde bulunması da icabeder. Yüce Allah’ın: “Onları faydalandırın ve güzel bir şekilde salıverin.” (Ahzâb, 33/49) buyruğu ile amel etmek bunu gerektirir. Bununla erkekler kadınlara zulmetmekten, on­lara haklarını vermemekten sakındırılmaktadır.

Fakat erkeğin, eşini boşaması karşılığında ondan malî bir fidye alması ca­izdir. Çünkü bu, kadının rızası ile ve bir zorlama olmaksızın verilmiştir. Eğer kadın kocasından hoşlanmadığından yahut kadının kendisinin veya erkeğin kötü huyu dolayısıyla kocasından ayrılmayı istiyorsa, zarar vermek kasdı da sözkonusu değilse bu mümkündür. Çünkü Yüce Allah: “Onları dara koymak için onlara zarar vermeye kalkışmayın.” (Talâk, 65/6) diye buyurmaktadır. Ka­rı koca Yüce Allah’ın onlar için teşrî’ buyurduğu güzel geçimi sağlamaktan, bir­birlerine karşı vazifelerini yerine getirmekten, karşılıklı haklarına riayet et­mekten ve bunlarla ilgili Allah’ın koyduğu sınırlarını aşmaktan korkarlarsa kadının vereceği fidyeyi kabul ederek eşlerin birbirlerinden ayrılması caizdir. Kadın tarafından verilen bu malî bedel karşıhğındaki ayrılmaya hul’ adı veri­lir. Bundan sonra boşamada olduğu gibi iddet beklemek icabeder. Fakat ric’î ta­lâkın hilâfına kadının isteği ile olmadıkça hul’dan sonra ric’at sahih olmaz. Peygamber (s.a.) zorunlu bir durum olmadıkça kadın tarafından hul’ talebinde bulunmayı doğru bulmamıştır. Ahmed, Tirmizî ve Beyhakî, Sevbân’dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Herhangi bir ka­dın ortada bir sıkıntı olmaksızın kocasından boşanmayı talep edecek olursa cennet kokusu ona haram olur.”

Diğer taraftan Yüce Allah, evlilik ilişkilerinde ve diğer hususlarda çizmiş olduğu sınırları aşmayı insanlara kafi olarak haram kılmıştır. Sınırlardan ka­sıt, emir ve yasakları ihtiva eden kesinleşmiş hükümlerdir. Allah’ın helâl sınır­larını aşıp haramlarını işlemek, emirlerini aşıp yasaklarını yapmak caiz değil­dir.

Daha sonra Yüce Allah şer”i hükümleri çiğneyen, ve O’nun emirlerine ay­kırı hareket edenleri sakındırıp tehdit etmekte, ve bu gibi kişileri zalim olarak nitelendirmektedir.

Arkasından Yüce Allah, hanımın büyük beynûnet ile bâin olduğu üçüncü talâkın hükmünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır: Erkek eğer önceki iki ta­lâktan sonra eşini bir daha boşayacak olursa, bu üçüncü talâktan sonra o ken­disine ebediyyen helâl olmaz. Bir başka koca ile sahih, sert, devamlılık kasdı ile -boşanmış olan kadını ilk kocasına helâl kılmak kasdı olmaksızın- evlenme-dikçe ilk kocasına helâl olmaz. İkinci evliliğinde kadın ile gerçek şekilde zifafa girmek (yani cimâ’da bulunmak) mutlaka gereklidir. Bu ise daha önce Rifâa kıssasında naklettiğimiz hadis dolayısıyla böyledir. Ayrıca bunu Şafiî, Ahmed, Buhârî ve Müslim Hz. Âişe’den şöylece rivayet etmektedir: Rifâa el-Kurazî’nin hanımı Resulullah (s.a.)’m yanına gelip şöyle dedi:

“Ben Rifâa’nm yanında idim, beni boşadı ve üç talâk verdi. Daha sonra be­nimle Abdurrahman b. ez-Zübeyr evlendi. Onun beraberindeki ise bir bez par­çasından başka bir şeyi andırmıyor. Peygamber (s.a.) gülümseyerek dedi ki: “Sen Rifâa’ya geri dönmek mi istiyorsun? Hayır sen onun balcağızından, o da senin balcağızından tatmadıkça bu mümkün değil.”

Şayet ikinci kocası onu tabii bir şekilde boşar ve iddeti biterse, birinci ko­canın onunla yani bir nikâh akdinde bulunması caiz olur. Şu şartla ki evlilik haklarını dosdoğru yerine getirebileceklerine, Allah’ın emretmiş olduğu şekilde güzelce geçinmeye bağlı kalacaklarına dair kendilerine güven duymalıdırlar. İşte bunlar Allah’ın sınırlandır. Eğer birbirlerine tekrar döndükleri takdirde yine eskisi gibi erkek hanıma zarar vermeye veya hanımı serkeşlik etmeye baş­larsa, böyle bir dönüş -mahkeme hükmü ile sahih olsa dahi- Allah katında se­vilmeyen bir şeydir.

Dikkat edilecek olursa: “Allah’ın sınırlarını dosdoğru yerine getireceklerini bilirlerse” diye buyurulmaktadır. Çünkü bu konuda kesin kanaat her ikisi için de bir gaybtır. Bunu Allah’tan başkası bilmez. Buradaki “zann”ı “ilim” diye tefsir edenler, hem lafız hem de mana bakımından yanılmışlardır. Çünkü Zeyd’in gelecekte kalkacağını bildim, değil; kalktığını bildim, deriz. Ayrıca in­san yarın ne olacağını bilmez, yarına dair ancak zanda tahminde bulunur,

Muvakkat tahlil (hülle) nikâhına gelince; bu nikah akdî sırasında ittifak ile yahut başka şekilde, kadının birinci kocasına helâl kılınmasının gaye edinildiği nikâhtır. Böyle bir evlilik batıldır, sahih değildir. Bununla kadın kendisini boşayan ilk kocasına helâl olmaz. Bu şeriatın yapanı lanetlediği bir masiyettir. Boşanan koca bunu ister bilsin, isterse bilmesin. Mâlik, Ahmed, es-Sevrî ve Za­hirilerin görüşü budur. Hanefîlerle Şâfiîler der ki: Evlilik akdi sırasında bu du­rum şart koşulmadığı sürece, kerahet ile birlikte bu nikah sahihtir.

Birinci görüş daha sahih ve uyulmaya daha layıktır. Çünkü Ahmed ve Nesaî, İbni Mes’ud’dan İbni Mâceh de Ukbe b. Amir’den (Allah ikisinden de razı olsun) rivayetlerine göre, Resulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “Ben size ariyeten alınan tekeyi bildireyim mi?” Onlar: Evet ey Allah’ın Rasûlü, deyince; Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “O muhallildir (kadının birinci kocasına helâl olması için nikâh yapandır). Allah muhallile de kendisi için hülle yapılana da lanet etmiştir.”

Ebû İshâk el-Cüzecâni de İbni Abbas (r. anhumâ)’nın şöyle dediğini riva­yet etmektedir: Resulullah (s.a.) muhallil hakkında kendisine soru sorulduğun­da şöyle buyurdu! “Hayır (onun nikâhı olmaz). Ancak rağbet duyularak yapılan nikâh (sahih olur). Yüce Allah’ın Kitabı ile alay etmek, onu örtmeye kalkışmak sözkonusu olamaz. Balcağızın tadına bakmak şarttır.”

İbnül-Münzir ve İbni Ebî Şeybe de Ömer (r.a)’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Bana bir muhallil ve kendisi için hülle yapılan kimse getirilirse, her ikisini de recmederim. Bu hususta onun oğluna (Abdullah b. Örneğe) soru sorulduğunda, o da: Her ikisi de zina etmiştir, diye cevap vermiştir. Bir kimse İbni Ömer’e şöyle bir soru sormuş: Kocası benden istemediği ve durumu bilme­diği halde önceki kocasına helâl olsun diye kendisiyle evlendiğim kadının duru­mu hakkında ne dersin? İbni Ömer der ki: Hayır, ancak beğenerek nikâh (ile olur). Eğer onu beğenirsen yanında tutarsın, hoşuna gitmezse o zaman ayrılır­sın. Gerçek şu ki biz böyle bir işi Resulullah (s.a.) döneminde zina sayardık.

İbni Abbâs hanımını üç defa boşamış sonra da pişman olmuş bir kişi hak­kında kendisine soru sorulunca şu cevabı verir: Bu Allah’a âsi olmuş bir adam­dır, Allah da onu pişman etmiştir, şeytana itaat etmiş ve şeytan da ona bir çı­kış yolu göstermemiştir. Ona: Peki o kadını ilk kocasına helâl kılmak için onunla nikâhlanacak adam hakkındaki görüşün nedir? denilince; Kim Allah’ı aldatmaya çalışırsa Allah onu gerçek aldanışa sürükler, diye cevap verir.

İşte bununla geçici olarak hülle nikâhının Allah’ın dininde yeri olmadığı, böyle bir nikahın zahiren bir akid ile gerçekleşse bile gerçekte bir zina olduğu ortaya çıkmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah, ayet-i kerimeyi gayet açık şu ifade ile sona erdir­mektedir: Bu hükümler Allah’ın sınırlarıdır. Onları açık ve eksiksiz bir şekilde faydasını idrâk eden ve bunların maslahatını bilen, ondan sapmayan, onlara karşı hileye kalkışmayan, sadece umulan faydayı gerçekleştirecek şekilde ge-reklerince amel eden bir topluluğa açıklamaktadır.

Kişi hanımına döndüğü vakit, içinde herhangi bir kötülük yapma arzusu veya intikam duygusu gizlememelidir.

Talâkın ve ric’at ile ilgili Allah’ın hükümleri ve şeriatı, hikmet ve hayatın gerçekleri ile iç içedir. Bazan aile içi sorunların çözümü gerçekten zorlaşır; o vakit talâka başvurulur. Kendi toplumumuzda son derece garip karşıladığımız en basit bir sebep dolayısıyla Batı ülkelerinde boşama olayları ne kadar da çok­tur! Eğer ortada açık bir sapıklık yahut düzeltilmesi oldukça zor -evliliğe hıya­net veya erkeğin ispatlamaktan acze düştüğü şüpheli durumlar gibi- bir şey yok ise, boşanan müslüman çiftler çoğunlukla pişman olurlar. Kısacası bazen boşama, kesin kurtuluş yolu olur. Yanlışları düzeltme ve başarılı bir eğitimle doğrultulma ihtimali bulunan hallerde ise ric’at sözkonusu olur.

Erkeğin meşru bir yolla olmaksızın talâka kalkışmak suretiyle işlediği ve­ya zorunlu ya da istisnaî haller için kendisine verilmiş bu hakkı kötü kullan­ması dolayısıyla düştüğü hatalara gelince; bu hatanın günahını sahipleri yük­lenir ve İslâm bu hatalar ve sonuçlarından uzaktır.

İşte bunlar Allah’ın sınırları yani O’nun yasakladıklarıdır, Allah bunlar gereğince amelde bulunmanın doğuracağı menfaatleri ve gerçekleri bilen bir topluluğa hükümlerini açıklar. Çünkü bilgisiz bir kimse verilen emri ve yasağı belleyemez; ona uymak için gereken titizliği gösteremez. Bunları belleyen ve gereken titizliği gösteren ise âlimdir.

Advertisements