16

١٦

مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَءِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذلِكَ الْفَوْزُ الْمُبينُ

(16) mey yusraf anhü yevmeizin fe kad rahimeh ve zalikel fevzül mübin

o gün kimden (azap) giderilirse muhakkak ona rahmet edilmiştir işte apaçık kurtuluş

(16) On that day, if the penalty is averted from any, it is due to Allah’s of mercy the obvious fulfillment of all desire.

1. men : kim
2. yusraf anhu : ondan uzaklaştırılır, çevrilir
3. yevme izin : o gün, izin günü
4. fe kad : o taktirde (o zaman) olmuştur
5. rahıme-hu : ona rahmet etti
6. ve zâlike : ve işte bu
7. el fevzu : fevz, kurtuluş
8. el mubînu : apaçık, açıkça

مَنْ kimيُصْرَفْ çevrilirseعَنْهُ ondanيَوْمَئِذٍ o günفَقَدْ muhakkakرَحِمَهُ ona rahmet edilmiştirوَذَلِكَ işte buالْفَوْزُ bir kurtuluşturالْمُبِينُapaçık


AÇIKLAMA

Ey Muhammed, kavminden müşrik olanlara de ki: Şu gökler ve yer ki­mindir? Şu kâinat, şu varlık âlemi ve şu içindekiler kimindir? Buradaki soru­dan kasıt, onları azarlamak ve bilgisizliklerini ve inkârlarını başlarına vur­maktır. Çünkü onlar Yüce Allah’ın onlar hakkında şu buyruğunda naklettiği gibi yaratıcının Allah olduğuna inanıyorlardı: “Andolsun ki onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, hiç şüphesiz Allah, diyeceklerdir.” (Lok­man, 31/25).

“De ki: Allah’ındır.” Bu ya onlar adına verilen bir cevaptır; çünkü onlar da bunu kabul ediyorlardı, ya da her şey eksiklikten münezzeh yüce Allah’ın oldu­ğunu kabul edip ikrar etmeleri için mecbur kaldıklarından dolayı verilen bir cevaptır.

Yaratıcının sıfatlarından birisi de rahmet sıfatıdır. Yüce Allah kullarına merhametli olmayı, kendi zatı için öngörmüştür. Rahmetin gereklerinden biri­si de sevap ve ceza için kıyamet gününde insanların bir araya getirilmesi, toplanmasıdır. Çünkü insan kendisini nelerin beklediğini bilecek olursa, hayra yönelir, kötülükten uzak durur. İşte insan ruhunda böyle bir itici gücün var edilmesi ruhları arındırıp güzelleştirmenin ve kullara merhamet etmenin bir alâmetidir. Eğer kıyamet günü görülecek azabın korkusu olmasaydı, dünya fe­sat, anarşi ve cinayetlerle dolar taşar, hiç bir şey yerli yerinde durmaz, toplum düzeni kökünden sarsılıp bozulurdu. O bakımdan böyle bir günün geleceği ile tehditte bulunmak rahmetin tecellilerindendir. Buharî ile Müslim’de tespit edildiğine göre Ebu Hureyre (r.a.) şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) şöyle buyur­du: “Muhakkak Allah mahlûkatı yarattığında kendi nezdinde Arş’ın üstünde şöyle bir yazı yazdı: Şüphesiz benim rahmetim gazabıma üstün gelir.” Yani şa­nı Yüce Allah hükmünü açıklayıp bunu dilediğine izhar edince Levh-i Mahfuz’da yahut da dilediği bir şey üzerinde bir yazı izhar etti. “Onun rahmeti ga­zabını geçer ve ondan üstün gelir” ifadesinin gereği, hak bir haber ve doğru bir vaaddir.

Burada, özellikle kendi nefislerini ifsat etmek, aklı ve ilmi kullanmayıp iş­lemez hale getirmek, nefsini öğütlerle hidayet bulamayacak hale getirmek su­retiyle kendilerini zarara sokanları kastediyorum. Nitekim onları kıyamet gü­nünde toplanacak kimseler arasında da özellikle yerecek ve azarlayacağım. Bu­nun sebebi, onların iman etmeyişleridir. Yani öldükten sonra dirilişi, öldükten sonra bir araya gelişi tasdik etmemeleri ve böyle bir günün kötü hallerinden korkmayışındandır.

Evet vakıa budur, fakat şanı yüce Allah onların iman etmeyişlerini bizzat kendilerini zarara sokmalarının sebebi kılmıştır. Halbuki durum bunun aksi­nedir. Yani ayet-i kerimede ifade şöyleydi: Nefislerini zarara uğratanlar işte onlar, iman etmezler. Sanki nefislerini zarara uğrattıkları için iman etmeye­cekleri belirtilmektedir. Oysa onlar aslında iman etmedikleri için kendilerini zarara uğratmışlardır, (çeviren)

Bunun cevabı, (yani ayet-i kerimede ifadenin neden böyle olduğunun ceva­bı) Zamahşerî’nin de belirttiği gibi şudur: Yani küfrü seçip tercih ettikleri için Allah’ın ezelî ilminde kendilerini zarara sokmuş olanlar iman etmezler.

Göklerin ve yerin mülkü, sırf başkalarının onda hak sahibi olmamaları anlamında bir mülkiyet değildir. Bu, canlı ve cansız içindeki bütün varlıkları da kuşatan kapsamlı bir mülkiyettir. Herkes ve her şey O’nun kulu ve yaratığı olup, O’nun hakimiyet, tasarruf ve idaresi altındadır. O’ndan başka ilâh yok­tur. Özellikle gece ve gündüz sükûn bulanların söz konusu edilmesi her ne ka­dar bunlar göklerde ve yerde bulunanların kapsamına giriyorsa da Yüce Allah’ın bu gizli varlıklar üzerinde de tasarruf sahibi olduğuna delâlet etmekte­dir.

Diğer taraftan göklerde ve yerde bulunan her şey, Yüce Allah’ın gözetim ve tasarrufuna boyun eğmektedir. O küçük büyük her şeyi işiten Semî’dir. Kap­karanlık gecede simsiyah karıncanın kaya parçası üzerindeki ayak seslerini dahi işitir. Aynı zamanda O, bilgisi küçük büyük her şeyi kuşatan Alîm olandır. O’nun işitmesi kullarının söz ve sesleri gibi işitilmesi söz konusu olan her şeyi kapsar. İlmi, yaratıkların hareketleri ve gizlilikleri gibi bilinme özelliğinde olan her şeyi kuşatan yüce zattır. İşte bütün bunlar Yüce Allah’ın her şeyi eksiksiz bir şekilde tam anlamıyla ilâhî kontrolü ve tasarrufu altında bulundur­duğunu ifade etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şeriatini tebliğ eden peygam­berine daha önce belirtilen hususların bir gereği ve sonucu olarak emir ver­mekte ve ona şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed de ki: Ben hiç bir ortağı ol­mayan bir ve tek Allah’tan başka bana fayda sağlayacak bir yardımcı, bir veli yahut benden zararı önleyecek bir dost edinemem. Çünkü gökleri ve yeri yok­tan var eden O’dur. Yani, daha önce herhangi bir örnek söz konusu olmaksızın onları ilk olarak yaratandır O. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “De ki: Ey cahiller, sizler bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emredi­yorsunuz?” (Zümer, 36/64)

Göklerle yerin yaratılmasına gelince, bunlar önceleri tek bir duman kütle­si halinde idiler. Daha sonra birbirlerinden ayrıldılar. İşte bunda “Fâtır, örneksiz yoktan var edici” isminin ihtiva ettiği yarıp çıkarmak ve “yarmak” anlamı da vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kafirler görmediler mi ki gökler ve yer birbirine birleşik ve yapışık idi ve biz onları söküp ayırdık.” (Enbi­ya, 21/30). Şüphesiz Yüce Allah yedirendir, kendisine yedirilmeyendir. Yani o kendilerine muhtaç olmaksızın yarattıklarını rızıklandırandır. Zira Yüce Allah kendisinin dışında kalan bütün varlıklara muhtaç olmaktan münezzehtir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda bu husus ifade edilmiştir: “Ben cinleri ve insanları an­cak bana ibadet etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum, bana yedirmelerini de istemiyorum. Şüphesiz rızık veren, mülk sahibi ve pek güçlü olan yalnızca Allah’tır.” (Zâriyât, 51/56-58)

İşte bu insanların rızka ulaşmalarına sebep teşkil eden çalışma, gayret, tedbir, araştırma gibi yolları edinmekle birlikte, rızkı yalnızca yüce Allah’tan aramaları gerektiğini gösteren açık bir ifadedir. Rızkı O’nun dışında herhangi bir mahlûktan istememelidirler. Bu ister insan olsun, ister put veya heykel ol­sun. Bu insanın yönetici olması veya olmaması da kulların rızıklarının yalnız­ca Yüce Allah’ın elinde olduğu gerçeğini değiştirmez.

Şimdi ey Muhammed, kimin ibadete ve veli edinilmeye lâyık olduğuna da­ir senin için de senden başkaları için de deliller ortaya konulmuş olduğuna gö­re, insanlara de ki: Ben bu sıfatlara sahip olan Rabbime ümmetim arasından ilk teslim olan, boyun eğen, zilletle ona bağlanan kimse olmakla emrolundum. Şekli nasıl olursa olsun Allah’a ortak koşmam da bana yasaklandı. İşte bu şirk türlerinden birisi de Yüce Allah’a yakınlaştırıcı bir yol olduğu iddiası ile put edinme esası üzerine kurulu cahiliye şirkidir.

Daha sonra Yüce Allah peygamberine sözü geçen emir ve yasaklara muha­lefet edenlerin cezasını açıklamasını emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “De ki: Eğer ben Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım” Yani onlara de ki: Ben Rabbim olan Allah’a karşı gelip isyan edecek olursam, dehşet ve tehlikeleri çok büyük bir günün yani Yüce Allah’ın bütün insanları amelleri dolayısıyla oldukça sıkı bir hesaba tabi tutacağı ve lâyık oldukları şekilde onla­ra amellerinin karşılığını vereceği o kıyamet gününün azabının bana gelip ça­tacağından korkarım. O günde kimse kimseye bir şey yapamaz ve o gün emir Allah’ındır. Allah’ın peygamberine böyle bir uyarı ve korkutma yöneltildiğine göre, ya diğer insanların durumu nicedir?

O gün Allah’ın azabı kimden çevirilirse Allah o kimseye rahmet buyurmuş demektir ve bu kimse kurtulmuş olacaktır. İşte kendisinden daha büyük hiç bir kurtuluşun olmayacağı apaçık ve en üstün kurtuluş budur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete girdirilirse o kimse kurtulmuş olur.” (Âl-i İmran, 3/185). Kurtuluş (fevz) ise zarar söz konusu ol­maksızın kârın elde edilmesi demektir.

Advertisements