103

    RevelationCuzPageSurah
    92 594Nisa(4)

١٠٣

فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلوةَ فَاذْكُرُوا اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلى جُنُوبِكُمْ فَاِذَا اطْمَاْنَنْتُمْ فَاَقيمُوا الصَّلوةَ اِنَّ الصَّلوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

(103) fe iza kadaytümüs salate fezkürullahe kiyamev ve kuudev ve ala cünubiküm fe izatme’nentüm fe ekiymüs salah innes salate kanet alel mü’minine kitabem mevkuta

namazı kılıp bitirdiğiniz zaman hemen Allah’ı zikir edin ayakta iken otururken ve yanlarınız üzere (korkudan) itminan olduğunuz zaman namazı dosdoğru kılın şüphesiz namaz mü’minlerin üzerine muayyen zamanlarda bir farzdır

(103) When ye pass (congregational) Prayers, celebrate Allah’s praises, standing, sitting down, or lying down on your sides but when ye are free from danger, set up regular Prayers: for such Prayers are enjoined on Believers at stated times.

1. fe : böylece, o takdirde, bundan sonra
2. izâ : olunca, olduğu zaman
3. kadaytum : kada ettiniz, yerine getirdiniz, tamamladınız
4. es salâte : namaz
5. fe uzkurû : artık zikredin
6. allâhe : Allah
7. kıyâmen : ayakta iken
8. ve kuûden : ve otururken
9. ve alâ cunûbi-kum : ve yanınız üzerinde, yan üstü iken, yatarken
10. fe izâ : sonra, daha sonra …olduğu zaman
11. itma’nentum : tatmin oldunuz, güvenliğe kavuştunuz, emin oldunuz
12. fe ekîmu : o zaman yerine getirin, erkanıyla kılın
13. es salâte : namaz
14. inne : muhakkak
15. es salâte : namaz
16. kânet : oldu, olmuştur
17. alâ el mu’minîne : mü’minlerin üzerine
18. kitâben : yazılmış olan, farz olan
19. mevkûten : vakitlendirilmiş, vakitleri belirlenmiş

فَإِذَا قَضَيْتُمْbitirdiğiniz zaman daالصَّلَاةَ namazıفَاذْكُرُوا zikredinاللَّهَ Allah’ıقِيَامًا ayakta ikenوَقُعُودًا otururkenوَعَلَى ve üzerindeجُنُوبِكُمْ yanlarınızفَإِذَا اطْمَأْنَنتُمْgüvenlikte olduğunuz zaman daفَأَقِيمُوا dosdoğru kılınالصَّلَاةَ namazıإِنَّ muhakkak kiالصَّلَاةَ namazكَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ mü’minlereكِتَابًاyazılmıştırمَوْقُوتًا vakitleri belirlenerek


AÇIKLAMA

Yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman kâfirlerden öldürmek, esir etmek gibi bir fenalıktan ya da yol kesici eşkiyadan korkarsanız dört rekâtlı namazla­rı kısaltmanızda üzerinize bir günah veya vebal yoktur. Ta ki kâfirler sizin na­mazla meşguliyetinizi fırsat bilip size galebe çalmasın. Onlara bu imkânı ver­meyin de namazı kısaltın. Ayetten muradın şöyle olması da sahihtir: Kâfirlerin siz rükû ve secdede bulunurken onların hareketlerini göremediğinizden size bir zarar vermelerinden korktuğunuz zaman böyle yapın. Sonra Allah Teâlâ düşmanlardan ne kadar çok sakınmanız gerektiğini tekit ederek buyuruyor ki: Kâ­firler sizin açıkca düşmanlarınızdır. Açık bir düşmanlık yapmaktadırlar. Size bir fenalık ve zarar vermelerinden ve galebe çalmalarından sakının. Garaz ve hedeflerini gerçekleştirme fırsatı tanımayın onlara.

“…size bir fenalık yapmalarından endişe ederseniz” ayetinin zahiri ile amel ederek bazı alimler diyor ki: Burada birinci ayet ile onu takip eden ikinci ayet­te ve Bakara süresindeki “Fakat korkarsanız o halde yürüyerek, yahut binekli olarak kılın.” (2/239) ayetinde açıklanan korku namazında rekâtları kısaltmak murad edilmektedir. İmam Şafiî (r.a.) demiştir ki: Korku dışında namazı kısalt­mak sünnet ile sabittir. Sefer esnasındaki korku namazında kısaltmak ise Kur*an ve sünnet ile sabittir. Sünnetten yüz çevirerek sefer durumunda nama­zın tam rekâth olarak kılınması hoş değildir.

Başka alimlere göre ise “…endişe ederseniz” ayeti genelde hakim olan hal göz önüne alınarak varit olmuştur. Çünkü Müslümanlar üzerinde galip olan hal seferlerde düşmandan endişe etmektir. O yüzden Müslim’in rivayetinde de zikredildiği üzere Ya’lâ b. Umeyye Hz. Ömer’e (r.a.) “Niçin emniyet içinde bu­lunduğunuz halde hâlâ seferde namazı kısaltıyoruz?” diye sorduğunda Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: “Senin şaştığın şeye ben de şaştım ve Resulullah’a (s.a.) bunu sordum: “Bu Allah Teâlâ’nın size tasadduk ettiği bir sadakadır. O’nun sa­dakasını kabul edin” buyurdu.

Korku namazında iki şart (sefer ve düşmanların fenalık etmeleri) aran­maz. Yeryüzünde yola çıkılmasa ve sefer hali bulunmasa, bilâkis düşmanlar gelip bizi kendi ülkemiz ve beldemizde işgal etse, o zaman da korku namazı ca­izdir. İki şartın bulunması gerekmez.

Hz. Ali’den rivayet olunan ve yukarıda geçen nüzul sebebi misafirin (yol­cunun) namazı kısaltmasının meşru olduğuna delâlet ediyor. Kurtubî der ki: Bu haber sahih ise, buna karşı kimsenin bir diyeceği yoktur. O zaman onda korku dışında da namazın kısaltılacağına Kur”an’dan delil bulunmuş olmakta­dır. Zaten benzer bir rivayet İbni Abbas (r.a.)’tan gelmiştir. Demiştir ki: ‘Yeryü­zünde sefere çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yok­tur” ayeti, seferdeki namaz hakkında indi: “…eğer kâfirlerin size fenalık yapa­cağından endişe ederseniz” kısmı bir sene sonra ‘korku hakkında indi’. Buna göre ayet iki hüküm ve meseleyi ihtiva etmektedir. “Yeryüzünde sefere çıktığı­nız zaman…” kısmı ile sefer, yolculuk murad edilmektedir ve söz tamamlan­mıştır. Sonra bir farzı zikretmeye başlamakta ve şartı belirtmektedir. Takdiri şu şekildedir: Kâfirlerin size bir fenalık etmesinden çekindiğiniz takdirde, sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit..” Cevabı arkadan gelmektedir: “…onlardan bir kısmı, seninle birlikte dursun…” “Şüphesiz ki kâ­firler sizin apaçık düşmanınızdır” cümlesi ise ara cümlesidir.

“Namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur” cümlesinin zahiri, na­mazı kısaltmak ile tam olarak kılmak arasında serbest bırakmakta, tam kılma­nın efdal olduğuna işaret etmektedir.  İmam Şafiî, serbestlik ifade ettiği görü­şündedir. Peygamberimiz (s.a.)’in seferde tam olarak kıldığı rivayet edilmiştir. Darakutnî Hz. Aişe (r.a.)’den rivayet ediyor: Resulullah (s.a.) ile beraber Medi­ne’den Mekke’ye umre yaptım. Mekke’ye gelince “Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın rasulü, sen namazı kısa kıldın, ben tam kıldım. Sen oruç tuttun, ben ise tutmadım” dediğimde “Ey Aişe iyi ettin” buyurdu ve beni ayıplamadı. Hz. Osman (r.a.) yolculuk halinde namazı kısaltarak da tam olarak da kılmıştır.

İmam Ebu Hanife’ye (r.a.) göre yolculukta namazı kısaltmak ruhsat değil, azimettir; kısaltma dışında bir şeyi işlemek caiz olmaz. Hz. Ömer (r.a.)’in şu sö­zü buna delildir: “Peygamberimizin lisanından varit olduğu şekilde yolculuk namazı iki rekâttir, bu iki rekât tam namazdır, kısaltma sayılmaz. Hz. Aişe (r.a.)’in şu sözü de buna delildir: “Namaz ilk önce ikişer rekât farz kılındı. Yol­culuk halinde bu hüküm aynen kaldı, ikamet halinde ise dörde çıkarıldı.”

Öte yandan Peygamberimiz (s.a.) bütün seferlerinde kısaltma hükmünü benimsemiş ve tatbik etmiştir. İbni Abbas’tan (r.a.) şöyle dediği rivayet olun­maktadır. Resulullah (s.a.) yolcu olarak çıktığı vakit, dönene kadar namazı iki rekât kılardı. İmrân b. Husayn (r.a.) diyor ki: Peygamberimiz (s.a.) ile beraber haccettim. Medine’ye dönene kadar namazları ikişer rekât olarak kılıyordu: “Mekke ahalisine de “Siz dört rekât kılınız, bizler şimdi seferi (yolculuk halinde bulunan) bir topluluğuz” demiştir.

Buhari ve Müslim’in rivayetine göre İbni Ömer (r.a.) de şöyle demiştir: Yolculuk halinde Resulullah (s.a.) ile beraber bulundum, farzda iki rekât üzeri­ne bir şey artırmadı. Ebu Bekir, Ömer, Osman (r. anhum) ile beraber de yolcu­luk yaptım, onlar da hayatlarının sonuna kadar iki rekât üzerine bir şey artırmadılar. Allah Teâlâ (c.c.) “Andolsun ki Resulullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır” (Ahzab, 33/21); “O halde Allah’a ve O’nun ümmi peygamber olan rasulüne ki kendisi de o Allah’a ve O’nun sözlerine iman etmektedir- iman edin, ona tâbi olun. Tâ ki doğru yolu bulmuş olunuz.” (A’raf, 7/158) buyurmaktadır. Eğer Allah Teâlâ’nın muradı namazı kısaltmak ile tam olarak kılmak arasında serbest bırakmak olsaydı, oruçta beyan ettiği gibi bunu da beyan eylerdi.

Hz. Osman (r.a.)’dan varit olan habere gelince onun mazereti bulunuyor­du. O Mekke’den evlenmiş ve demişti ki: Ben bu beldede evlendiğim için na­mazları tam olarak kıldım. Çünkü Resulullah (s.a.)’in şöyle buyurduğunu işit­tim: “Bir beldede evlenen kimse artık oranın ahalisindendir.”

Zamahşerî “Namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur” ayeti hak­kında şöyle diyerek cevap vermiştir. Ashab rekatları tam kılmaya yani dört re­kât kılmaya alışmış oldukları için hatırlarına namazı kısaltarak kılmaları ha­linde eksiklik varmış gibi bir his gelebileceğinden kendilerinden günah ve ve­bali nefyedilmiş, namazı kısaltma hususunda gönülleri hoş olsun, emniyet his­sine sahip olsunlar istenmiştir.

Alimler buradaki kısaltma (kasr) ile ne murad edildiği, bunun namazların rekâtlarındaki kısaltmamı, görünüş ve şeklindeki bir kısaltma mı olduğu üze­rinde ihtilâf etmişlerdir.

Bir kısmı muradın rekât adedinin kısaltılması olduğunu söylemiş, Müs­lim’de geçen Ya’lâ b. Ümeyye hadisini delil olarak göstermiştir. Ya’lâ der ki: Ömer b. Hattab’a (r.a.) sordum: “Artık emniyet içinde olduğunuza göre nasıl oluyor da namazları kısaltıyoruz?” Dedi ki: “Senin şaştığına ben de şaşmış ve Resulullah’a (s.a.) sormuştum. O da: “Bu, Allah’ın size tasadduk ettiği bir sada­kadır. O’nun sadakalarını kabul ediniz” buyurdu. Yukarıda açıkladığımız gibi bu da ayette geçen kısaltmanın rekât sayısını kısaltmak olduğuna delâlet et­mektedir. Müslim’in Sahih’inde İbni Abbas’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet ediliyor: Allah Teâlâ namazı Peygamberimizin (s.a.) lisanı üzere ikamet (hazar) halinde dört, yolculuk halinde iki rekât olarak farz kıldı. Fakat Kadı İbnu’l-Arabî el-Kabes  adlı kitabında demiştir ki: Alimlerimiz (Allah hepsine rahmet eylesin) bu hadisin icma ile merdûd (reddedilmiş) olduğunu söylemişlerdir.

Aynı, şekilde “kasır” kelimesi, bir şeyden onun sadece bir parçasını kısalt­mak, onunla yetinmek manasında kullanılır. Sıfatta kasretmek ise değiştirmek olup onun bir parçasını, bazısını yerine getirmek manasına gelmez. Çünkü sı­fattaki kasr, imayı-işareti meselâ rükû ve secde yerine koymaktır.

Yine “namazı kısaltmanızda…” ayetinde kullanılan, “min” cer harfi teb’îz (bazısını ifade etmek) içindir ve bazı rekâtlar ile yetinilmesine delâlet etmekte­dir.

Cassâs gibi diğer bir kısım alimlere göre ise, ayetteki namazı kısaltmak­tan murad olunan, namazın sıfat ve heyetinin (şeklinin) kısaltılmasıdır. Rekât sayılarının eksiltilmesi değildir. Kısaltma rükû, secde ve imayı, rükûya kalk­mayı terk etmek suretiyle olur. Çünkü ayet “yeryüzünde sefere çıktığınız za­man” cümlesi ile yolculuk namazı hakkındadır.

Hz. Ömer’in “Yolculuk namazı iki rekâttır…” şeklindeki sözü de yolculuk namazının ister korku halinde, isterse emniyet halinde kılınsın tamam oldu­ğunu, kısaltılmış olmadığını göstermektedir. O zaman da ayetteki kasr, rekât­ların adedinin eksiltilmesi değil, sıfat ve şeklinin kısaltılması manasına gelir.

Kasrı mubah kılan yolculuk hakkında ise farklı görüşler bulunmaktadır:

1- Hanefilere göre bu, Kûfe’den Medain şehrine kadar olan mesafedir ki üç günlük bir yürüyüştür. “İki gün ve üçüncü günün çoğu kadar süren bir mesafe­dir” diye de söyledikleri rivayeti vardır.

Hanefilerin delili, İmam Ahmed’in Avf b. Malik el-Eşceî’den mana olarak zikrettiği şu hadisi şeriftir: “Mukim bir gün ve bir gece mesheder, yolcu ise üç gün.” Sünnette ise kocası veya mahremi olmaksızın kadının üç günden fazla süren bir yolculuğa çıkması nehyedilmiştir. Bu da üç günden az olan yolculu­ğun sefer olmadığını, ikamet hükmünde olduğunu göstermektedir.

2- Mâliki ve Şafiîlere göre ise bu mesafe dört berîdlik yoldur. Bir berîd dört fersah gelir. Darakutnî İbni Abbas (r.a.)’tan, Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle bu­yurduğunu rivayet eder: “Ey Mekkeliler, dört berîdden daha az bir mesafede, Mekke’den Usfan’a kadar bir yerde namazı kısaltmayınız.” Bir fersah 5544 m. dir.

Korku Namazı:

Sonra Allah Teâlâ korku namazının nasıl olduğunu beyan etmiştir. Bunun Kur’ân’daki mücmel (kısa) şekli şöyledir:

Ey Muhammed veya O’nun makamında bulunan müslüman devlet başka­nı, Müslümanlardan bir cemaatın içinde bulunup, onlara namaz kıldırmak is­tediğin, ezan ve kamet ile onlara seslendiğin vakit orduyu iki kısma ayır. Bir kısmı seninle beraber cemaat olarak birinci rekâtı kılsın. Ansızın baskın yapa­bilecek düşmanla karşılaşmaya namazdan sonra hazır olabilmek için silahları­nı da yanlarına alsınlar. Siz secde ederken arkanızdaki diğer kısım sizi korur.

Çünkü namaz kılanın korunmaya en çok ihtiyacı olduğu an secde ettiği andır. Zira düşmanı görememektedir. Sonra bu birinci grup kendi başına ikinci rekâtı tamamlar. Sen ise ikinci rekâtın başında ayakta beklersin.

Ondan sonra askerin ikinci kısmı gelip seninle beraber birinci grubun kıl­dığı gibi bir rekât kılar. Bu senin ikinci rekâtın olmaktadır. Onlar da ilk kısmın yaptığı gibi bütün ihtiyat tedbirlerini alsınlar ve silahlarını yanlarında bulun­dursunlar. İkinci kısmın ihtiyatlı olmasını emretmekteki hikmet şudur. Çünkü düşman birinci grubun namazına pek dikkat edip anlayamaz. Olabilir ki secde ettiklerinde bir baskın yaparlar.

Ondan sonra ey habibim ikinci grubu son teşehhütte beklersin, onlar kal­kar, ikinci rekâtı tamamlarlar ve sonunda onlarla birlikte selâm verirsin.

Buna göre birinci grup insanla beraber tekbir alma ikinci grup da onunla birlikte selâm verme şerefine ermiş olurlar.

Daha sonra Allah Teâlâ namaz esnasında silahını yanında bulundurma, bütün ihtiyat tedbirlerini alma emrinin sebebini açıklamaktadır. Kâfirler, arzu ve temenni ederler ki siz namazınızla meşgul olurken silahlarınızdan ve eşya­nızdan gafil olasınız da üzerinize çullansınlar, birdenbire baskın düzenleyip si­zi öldürsünler, mallarınızı talan eylesinler. Allah Teâlâ sizin muvaffak olmanı­zı, zafer kazanmanızı istiyor, o yüzden sizi sakındırıyor ve daima hazırlıklı ol­manızı emrediyor.

Sonra silah taşımanın zor olduğu durumlara dair özürleri açıklayarak di­yor ki:

Eğer yağmur, hastalık veya başka bir mazeretten ötürü size bir eziyet olursa silahları koymanızda üzerinize bir günah yoktur. Ama bu, bütün ihtiyat tedbirlerini alarak ve düşmana karşı tam hazırlıkla birlikte olsun. Çünkü düş­man en ufak bir zaaf halinizi beklemekte, hareketlerinizi gözetlemektedir; ona karşı uyanık olun, gaflete düşmeyin.

Şüphesiz Allah Teâlâ kafirler için dünyada ve ahirette son derece hor ve hakir kılıcı bir azap hazırlamıştır. Dünyadaki perişanlıkları Müslümanların onları mağlup etmesi şeklinde olacaktır. Ahirette karşılaşacakları hüsran ise cehennem ateşi içinde görecekleri ebedi azaptır. Bu Allah’ın kâfirleri zelil kı­lacağı, onları yâr ve yardımcısız bırakıp zafer vermeyeceği yolunda bir tehdit­tir. Ancak sebep-müsebbeb (neden-sonuç) ilişkisi bakımından Allah’ın koydu­ğu sünnet (kanun) gereği Müslümanlardan istenen şey bütün ihtiyat tedbirle­rini almaktır. Ta ki gevşemesinler, sebeplere yapışmayı bir yana bırakmasın­lar.

İbni Mace hariç cemaatin (Kütüb-i Süte sahiplerinin) Sehl b. Ebî Hasme (r.a.)’den rivayetine göre, Zâtü’r-Rikâ’ gazvesinde ordunun bir kısmı Resulullah (s.a.) Hazretleri ile namaza durdu. Diğer kısmı düşman karşısında kaldı. Hz. Rasul beraberindekilere bir rekât kıldırdı sonra ayakta bekledi, on­lar kendileri ikinci bir rekâtı da tamamlayıp düşman karşısına geçtiler. Aske­rin ikinci kısmı geldi. Rasul-i Ekrem (s.a.) onlara kendi namazından kalan ikinci rekâtı kıldırdı, onların ikinci rekâtı tamamlamasından sonra onlarla birlikte selâm verdi.

Bu şekilde korku namazını eda ettikten sonra içinizden Allah Teâlâ’nın ni­metlerini, kendi dinine yardım edene dünyada zaferi, ahirette de sevaplar ve­receğine dair vaadini hatırlayarak zikreyleyin. Dilinizle de hamdü sena, tekbir ve dualar edin. Çünkü Allah’ı zikretmek kalbi kuvvetlendiren, himmet ve gay­reti yükselten şeylerdendir. Sabır ve sebat ile zafer ve nusret gerçekleşir. Nite­kim Allah Teâlâ: “Bir grup düşmanla karşılaştığınızda sebat edin ve Allah’ı çok anın ki felah ve zafere eresiniz.” (Enfâl, 8/45) buyurmaktadır.

Savaş bitip seferden beldenize dönerek sükûn ve emniyet haline kavuşturulduğunuz vakit, namazı mutad şekilde, rükün ve şartlarını tamamlayarak dosdoğru kılınız; çünkü namaz dinin direğidir.

Korku zamanında bile namazın farz oluşunun sebebi, namazın belirli va­kitlerde edası sabit halde bulunan bir farz olmasıdır. Ebedi şekilde hatta sa­vaşlarda ve korku anlarında bile namazın terk edilmesi doğru değildir. Cenab-ı Hak (c.c.) bunu beyan ederek: “Fakat korkarsanız o halde yürüyerek, yahut binekli olarak namaz kılın. Emniyet haline kavuştuğunuz zaman bilmediklerinizi öğretmiş olduğu gibi Allah’ı zikredin…” (Bakara, 2/239) buyurmaktadır.

Advertisements