120

    RevelationCuzPageSurah
    89 464Ali İmran(3)

١٢٠

اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّءَةٌ يَفْرَحُوا بِهَا وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيًْا اِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحيطٌ

(120) in temsesküm hasenetün tesü’hüm ve in tüsibküm seyyietüy yefrahu biha ve in tasbiru ve tetteku la yedurruküm keydühüm şey’a innellahe bi ma ya’melune mühiyt

eğer size bir iyilik dokunsa onlar üzülürler eğer size bir kötülük isabet ederse ona sevinirler eğer sabreder ve sakınırsanız size zarar veremez onların hiçbir hileleri şüphesiz Allah onların amellerini kuşatmıştır

(120) If ought that is good befalls you, it grieves them but if some misfortune overtakes you, they rejoice at it. But if ye are constant and do right, not the least harm will their cunning do to you for Allah compasseth round about all that they do.

1. in temses-kum : eğer size değerse, dokunursa
2. hasenetun : hasene, iyilik, güzellik
3. tesû’-hum : onları hüzünlendirir
4. ve in tusib-kum : ve eğer size isabet ederse
5. seyyietun : seyyiat, bir kötülük
6. yefrahû bi-hâ : onunla ferahlanırlar, ona sevinirler
7. ve in tasbirû : ve eğer sabrederseniz
8. ve tettekû : ve takva sahibi olursanız
9. lâ yadurru-kum : size zarar veremez
10. keydu-hum : onların hileleri
11. şey’en : bir şey
12. inne allâhe : muhakkak ki Allah
13. bi- mâ : şeyi
14. ya’melûne : yapıyorlar
15. muhîtun : kuşatan

إِنْ تَمْسَسْكُمْ size gelirseحَسَنَةٌ bir iylikتَسُؤْهُمْonları tasalandırırوَإِنْ تُصِبْكُمْ size isabet ederseسَيِّئَةٌ bir kötülükيَفْرَحُوا sevinirlerبِهَا onunlaوَإِنْ تَصْبِرُوا eğer sabrederوَتَتَّقُوا ve sakınırsanızلَا يَضُرُّكُمْ size zarar veremezكَيْدُهُمْ onların hileleriشَيْئًا hiçbir şeyleإِنَّ doğrusuاللَّهَ Allahبِمَا يَعْمَلُونَ yaptıklarınıمُحِيطٌ kuşatıcıdır


AÇIKLAMA

Ey Allah’a ve Rasulüne iman edenler! Yahudi, Hristiyan ve münafıklardan olan kâfirleri sırdaş yani dost, özel yakın kimseler ve danışman edinerek sırla­rınıza ve sizin içinizde kalması gereken meselelere muttali kılmayınız. Bunun aşağıda sıralanan şekilde bir çok sakıncaları vardır:

1- Evvelâ bunlar güçleri yettiğince size zarar vermekten, işlerinizi ifsat etmekten geri kalmazlar.

2- Dininizde ve dünyanızda zararda olmanızı, zorluklarla karşılaşmanızı ve yok olup gitmenizi temenni ederler.

3- Onlar konuşma esnasında yüzlerindeki ifadelerde dillerinden kaçırdıkları sözlerle size karşı düşmanlıklarını, kinlerini açığa vurdukları gibi, Kitabınızı ve peygamberinizi de yalanlamaktadırlar.

4- Kalplerinde saklı bulunan İslâm’a ve Müslümanlara besledikleri kıskançlık, kin ve buğz ise onların açığa vurduklarından daha ileri ve daha çok­tur.

Kur*an-ı Kerim’de bu mutlak yasağın bir çok benzeri vardır. Mümtehine süresindeki bu ayet-i kerime bu yasağı açıklamakta ve ona sınırlar getirmektedir: “Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletle davranmanızı Allah size yasaklamaz. Çünkü Allah adaletle davrananları sever. Allah sizi ancak sizinle din hususunda savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarmaya yeltenen kimselerle dostluk etmenizi yasaklar. Kim onları veli (dost ve yardımcı) edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 60/8-9).

Yönetici yahut Müslümanların imamı Müslüman olmayanlara sevgi izhar etmekten yana rahatsız olmaz. Onlara güven duyarsa onlarla dayanışmak ca­izdir. Nitekim Endülüs’ün fethinde Müslümanlar Yahudilerden yardım gördü­ler. Yine Kiptiler de Mısır’ın fethedilmesinde Müslümanlara yardımcı olmuştur. Aynı şekilde İslâm devletindeki bir takım işlerle -güvene layıksa- görevlendiril­meleri de caiz olur. Nitekim Ömer b. el-Hattab (r.a.), divanında Bizanslı bir takım kimseleri görevlendirmişti. Ondan sonra gelen halifeler de bu yolda onun izinden gitmişlerdir. Abbasîler bir takım devlet işlerini Yahudi ve Hristiyanlara vermişlerdi. Osmanlı devletinin büyükelçilerinin bir çoğu da Hristiyanlardan idiler.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim müminleri sakındırmak ve uyarmak üzere şöyle buyurmaktadır: Sizi hayra ileten, doğru yola götüren delilleri, ibret ve belgeleri açıklamış bulunuyoruz; eğer sizler düşmanlarla dostlar arasında ayı­rım gözetilmesini zorunlu kılan bu gerçekleri idrak edebilen kimseler iseniz. Daha sonra Kur’an-ı Kerim bir başka üç sebep dolayısıyla, düşmanları dost edi­nip onlara güvenerek sırları açmayı yasaklayan bir önceki sakındırmasını daha bir pekiştirmektedir. Bunların her birisi ayrıca güven ortamının bulunma­ması halinde onlara sevgi beslemekten, onlarla içli dışlı olmaktan uzak durmayı gerektirmektedir. Söz konusu bu üç sebep şunlardır:

1- Sizler bu kâfirleri sevdiğiniz halde onlar sizi sevmez, aksine düşmanlık ederler.

2- Sizler, onların kitaplarının da aralarında yer aldığı bütün semavî kitaplara iman ediyorsunuz. Bütün rasulleri ve peygamberleri tasdik ediyorsunuz. Onların rasulleri ve peygamberleri de bunlar arasındadır. Kendileri ise hem sizin Kitab’ınızı hem peygamberlerinizi inkâr etmektedirler.

3- Bunlar müminlerle karşılaştıklarında kendilerine bir zarar gelir korkusuyla güzel davranır ve konuşurlar. Muhammed (s.a.)’in getirdiklerine inandık, doğruladık derler. Fakat kendi aralarında ve şeytanlanyla başbaşa kaldıklarında ise size karşı en ileri derecedeki kin, düşmanlık ve öfke izhar ederler. Si­ze herhangi bir eziyet veremiyorlar diye acı duyar, pişman olur ve kinlerinden parmaklarını ısırırlar. “Parmakların ısırılması” müminlere karşı duyulan öfke, kin veya pişmanlıktan mecaz olabilir.

O halde sizler münafık ve kâfirleri veli ve dost edinmekte hatalısınız. Ze-mahşerî’nin de ifade ettiği gibi onlar kendi batıllarına sizin hakka bağlılığınızdan daha çok bağlı olduklarından dolayı bu, muhataplara oldukça ağır bir azar manası taşımaktadır. Yüce Allah’ın, “Sizin acı duyduğunuz gibi onlar da acı duyarlar. Fakat onların ummadıklarını siz Allah’tan umarsınız.” (Nisa, 4/104) buyruğu da bu ayet-i kerimeyi hatırlatmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah peygamberi Muhammed (s.a.)’e bu kâfirlere şöyle demesini emretmektedir: Kininizle, öfkenizle geberin! Şüphesiz Allah kalplerde olanı çok iyi bilendir. Yani siz müminleri ne kadar kıskanırsanız, sizin kininiz ne kadar çok olursa olsun şunu bilin ki, Yüce Allah mümin kullarına olan nimetini tamamlayacak ve dinini kemale erdirecektir. Dinini üstün kılacak, kendi sözünü yükseltecek, Müslümanları aziz kılacaktır. Haydi sizler öfkenizle geberiniz. Allah içinizde gizlediğinizi, müminlere karşı sakladığınız kin, kıskançlık ve aldatma duygularının özünü çok iyi bilendir. Dünyada beklediklerinizin aksini size göstermektedir. Bundan dolayı Yüce Allah sizleri ahirette ebediyyen kalacağınız, kurtulamayacağınız, çıkamayacağınız cehennemde, son derece ağır azap ile cezalandıracaktır.

Daha sonra Yüce Allah onların müminlere aşırı düşmanlıklarını ortaya koyan durumlarını açıklamaktadır: Müminlere bol mahsul yahut zafer, ilâhî destek, çokluk ve güçlü yardımcılar gibi herhangi bir hayır yahut bir nimet isabet edecek olursa, münafıkların hoşuna gitmez. Şayet kuraklık yahut -Uhud gününde cereyan ettiği gibi ilâhî bir hikmet dolayısıyla- düşmanların müminlere galip gelmesi gibi bir kötülük isabet edecek olursa, münafıklar bundan dolayı sevinirler. Burada Kur’an-ı Kerim’in belagat açısından ifadelerindeki farklılık da dikkat çekmektedir: İyiliğin dokunması ve kötülüğün isabet etmesi. Onlar iyiliğin asgarî şekilde dahi dönüp dokunmasından rahatsız olurlar. Fakat kötülük isabet etmeden, gelip çatmadan sevinemezler.

Fakat Yüce Allah müminlere buna karşı çözüm yolunu göstermekte, kötü­lerin şerrinden kurtulmayı, facirlerin hilelerinden esenliğe kavuşma yolunu ir­şat etmektedir. Bu ise sabretmek, takvayı elden bırakmamak, onların düşman­larını çepeçevre kuşatan Yüce Allah’a tevekkül etmektir. Çünkü müminlerin bütün güçleri, kuvvetleri Allah’tandır. Yalnız O’nun dilediği olur. Onun takdiri ve dilemesi ile olmadıkça hiç bir şey var olmaz. Kim O’na tevekkül ederse Allah ona yeter.

Sert yükümlülükleri eda etmek üzere sabreder, Allah’ın kendilerine ya­sakladıklarından sakınırlarsa kâfirlerin hileleri ve tuzaklarının onlara zararı olmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış peyda eder. Ummadığı yerden onu mıhlandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse O, kendisine yeter” (Talâk, 65/2-3).

Yüce Allah her şeyi bilendir. O’nun ilmi her iki kesimin de amelini kuşat­mıştır. O düşmanların tuzaklarını bilen ve gizliliklerden haberdar olandır. Bunları boşa çıkartacak ve bütün bu hile ve tuzaklarını başlarına geçirecektir. Yaptıklarının cezasını onlara verecektir. Buna karşılık sabırla Allah’tan yardım dileyen, takvaya sımsıkı yapışan müminleri de çok iyi bilendir. Bunlar ise düşmanlara karşı başarılı olmanın, galip gelmenin temel iki şartıdır.

Advertisements