18

١٨

مَثَلُ الَّذينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّيحُ فى يَوْمٍ عَاصِفٍ لَايَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلى شَىْءٍ ذلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعيدُ

(18) meselüllezine keferu bi rabbihim a’malühüm keramadinişteddet bihir rihu fi yevmin asif le yakdirune mimma kesebu ala şey’ zalike hüved dalalül beiyd

kafirlerin misali Rabbinin yanında amellerinin kendisini şiddetle savurduğu küle benzer fırtınalı bir günde rüzgarın ellerine geçiremezler kazandıklarından hiçbir şeyi işte bu çok uzak sapıklıktır

(18) The parable of those who reject their Lord is that their works are as ashes, on which the wind blows furiously on a tempestuous day: no power have they over aught that they have earned: that is the straying far, (from the goal).

1. meselu : mesele, durum
2. ellezîne keferû : inkâr edenler, kâfir olanlar
3. bi rabbi-him : Rab’lerini
4. a’mâlu-hum : onların amelleri, yaptıkları
5. ke remâdin : kül gibi
6. işteddet : savurdu
7. bi-hi : onu
8. er rîhu : şiddetli rüzgâr
9. fî yevmin : gün içinde, günde
10. âsıfin : fırtına
11. lâ yakdirûne : güç yetiremezler
12. mimmâ (min mâ) : şeyler
13. kesebû : kazandılar
14. alâ : üzerine
15. şey’in : şey(ler)
16. zâlike : işte bu, bu
17. huve : o
18. ed dalâlu : dalâlet
19. el baîdu : uzak


AÇIKLAMA
Peygamberlerle kâfir milletler arasında önce tabiî süreç olan karşılıklı münazara ve münakaşalar meydana gelmiştir. Fakat bu milletler, münakaşa sahasında iflas edip, peygamberlerin delil ve açıklamaları karşısında kendi delilleri hezimete uğrayınca mevcut krizi tırmandıracak mücadeleye girip, düşmanca davranışlar göstermekten başka bir yol bulamamışlar ve peygamberlerini şu iki husustan birisiyle tehdit etmişlerdir:

Onlar, ya yurtlarından sürülüp çıkarılacak ya da kâfirlerin babalarından ve dedelerinden miras kalan dinlerine döneceklerdir. Meselâ Şuayb (s.a.)’in kavmi ona ve müminlere şöyle dememişmiydi: “Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da and olsun ki seni ve inananları seninle beraber kasabamızdan çıkarırız. ” (Araf, 7/88). Allah Tealâ, Kureyşli müşriklerden haber vererek şöyle buyurmuştur: “Memleketinden çıkarmak için seni nerdeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi.” (İsra, 17/76). Yine Allah Tealâ, Rasulullah (s.a.)’ın hicret etmeye zorlanması hakkında şöyle buyur muştur: “İnkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek ya da sürmek için düzen kuruyorlardı.” (Enfal, 8/30).

Kâfirler, kendi kuvvet ve çokluklarına, müminlerin sayılarının azlığına ve zayıf olmalarına aldandıkları için bu tehditleri savurmuşlardır. Kâfirlerin, “Ya bizim dinimize dönersiniz…” sözü, peygamberlerin daha önce puta taptıkları manasına gelmez. Kendilerine peygamberlik gelmeden önce kavimlerinin arasında onlara müdahale etmeksizin yaşadıklarından kavimleri onların da kendileri gibi putlara tapanlardan olduklarını zannettiler. Dolayısıyla insanlar onların kendi dinlerinden olduklarını sanmışlardır.

“Allah, peygamberlerine vahyederek şöyle buyurmuştur: ‘Biz, müşrik zâlimleri yok edeceğiz, peygamberleri yurtlarından sürüp, uzaklaştırmakla tehdit edip korkutmalarından dolayı onları cezalandırmak için yok olmalarından sonra sizi onların topraklarına, yurtlarına yerleştireceğiz.”

Bu, müşriklerin peygamberleri tehditlerine karşılık Allah’ın onları tehdit etmesidir. İki tehdit arasındaki fark ne büyüktür! Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “And olsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” (Saffat, 37/170-173). “Allah, And olsun ki Ben ve peygamberlerim üstün geleceğiz.’ diye yazmıştır. Doğrusu Allah, kuvvetlidir, güçlüdür.” (Mücadele, 58/21). “And olsun ki, Tevrat’tan sonra Zebur’da da yeryüzüne ancak sâlih kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık.” (Enbiya, 21/105). Aynı manada daha pek çok ayet vardır.

Zâlimlerin yok edileceği ve yurtlarına müminlerin yerleştirileceği şeklin deki bu vahiy, yani, bu husus, hesap anındaki makamından veya huzurumdaki bekleyişinden ve azap ve cezayla tehdidimden korkup, Benimle karşılaşmaktan sakınan, Bana itaat ederek Ben’den korkan ve kızgınlık ve gazabımdan uzak olanlar için haktır. İşte zafer ve zikredilen vahyin sebebi budur.

“Peygamberler, düşmanları olan milletlerine karşı Allah ‘tan yardım istediler. ” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Zafer istiyorsanız, işte size zafer geldi “(Enfal, 8/19) Ayetten maksat, peygamberlerin düşmanlarına karşı Allah’dan fetih istemeleri veya kendileriyle düşmanları arasında hükmetmesini taleb etmeleridir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile Sen hüküm ver.” (A’raf, 7/89). Zamir, rasullere veya nebilere râcî-dir.

Denilmiştir ki: Ayetteki zamir, kâfirlere râcîdir. Yani “Kâfirler, kendilerinin hak üzere, peygamberlerin ise batıl yolda olduklarını sanarak onlara karşı

Allah’tan galibiyet istediler.” demektir. Zamirin, her iki gruba râcî olduğu görüşü de mevcuttur. Her iki taraf da Allah’tan, hak üzere olanlara yardım edip, hatıl taraftarlarını yok etmesini istemişlerdir. Allah Tealâ, milletlerin kendi aleyhlerine Allah’tan yardım istemeleri hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’ımız! Eğer bu Kitab, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azap ver.” (Enfal, 8/32).

Fakat neticede Allah’tan sakınanlar zafer elde ederken müşrikler hüsrana uğrayıp helak olmuşlardır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah’a ibâdete karşı her büyüklük gösteren mütekebbir, hakka karşı inat eden ve haktan sapan, hüsrana uğrayıp helak oldu.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah ‘Ey Sürücü ve Şâhid! Her inatçı inkarcıyı, iyiliklere durmadan engel olan, mütecaviz, şüpheye düşüren, Allah’ın yanında başka ilâh benimseyen kişiyi cehenneme atın, onu çetin azaba sokun’ buyurur.” (Kaf, 59/24-26).

Bu inatçı mütekebbirin önünde kendisini gözetleyip bekleyen cehennem vardır. Allah Tealâ, başka bir ayette şöyle buyurmuştur: “Çünkü önlerinde, her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.” (Kehf, 18/79).

Cehennemde bu mütekebbir için cehennemliklerin derilerinden ve etlerin den çıkan, kusmuk ve kanla karışmış irinli sudan başka içecek yoktur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bunlara benzer buz gibi, çok pis daha başkaları da vardır.” (Sad, 38/57-58).

Onu yudum yudum içecek, pisliğin, tadının, renginin ve kokusunun kötülüğünden neredeyse yutamayacaktır. Çünkü onu yutarken çok acı çekmektedir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen…” (Muhammed, 47/15). “Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!” (Kehf, 18/29).

Sıkıntılarla ve çeşitli azaplarla ölümün belirtileri her taraftan geldiği hal de o ölemiyecektir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler, kendilerinden cehennemin azabı da hafifletilmez.” (Fatır, 35/36).

Bu inatçı mütekebbir için bütün bunlardan sonra bir başka azap daha vardır ki bu, acı veren, zor ve şiddetli bir azaptır. Öncekinden daha can yakıcı, daha felâket ve daha acı vericidir. Bu azap devamlı olup asla ona ara verilmez. Allah Tealâ, zakkum ağacı hakkında şöyle buyurmuştur: “O, cehennemin dibin de çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytan başı gibidir. İşte cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar. Sonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir. Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir.” (Saffat, 37/64-68). “Doğrusu günahkârların yiyeceği zakkum ağacıdır. Karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir. ‘Suçluyu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azâb olarak kaynar su dökün’ denir, sonra ona ‘Tat bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.’ denir.” (Duhan, 44/43-50) “Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara! İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar.” (Vakıa, 56/41-44). “Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Cehenneme girerler; ne kötü bir yurttur! İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bunlara benzer daha başkaları da vardır.” (Sad, 38/55-58).

Kâfirlerin, cehennem ateşinde azapla karşılaşmaları bir yana, bir de onlar dünyada işledikleri ve boşa giden, ahirette kendilerine fayda vermeyen iyi amellerine de üzüleceklerdir. Allah, onların amelleri için bir misal vererek şöyle buyurmuştur: Kâfirlerin sadaka vermek, akrabalarla bağlarını devam ettirmek, ana babaya iyilik etmek gibi yaptığı iyi ameller, kıyamet gününde bunların sevapları Allah’tan istedikleri zaman, fırtınalı bir günde şiddetli rüzgârın savurduğu küle benzerler. Dünyada yaptıkları bu amellerden hiçbir şey elde edemezler. Ancak olsa olsa o fırtınalı günde o küllerden ne kadar toplayabilirlerse o kadarını elde edebilirler. Onların çabaları ve amelleri, bir esâsa ve bir istikâmete dayanmamaktadır. Bilâkis haktan çok uzaktır. Öyle ki bu amellerin kabulünün şartı olan imanı elde edemedikleri için sevabını da kaybetmişlerdir. Şu ayetler de bu manadadır: “Yaptıkları her işi ele alır, onu toz-duman ederiz.” (Furkan, 25/23). “Bu dünya hayatında sarfettiklerinin durumu, kendileri ne zulmeden kimselerin ekinlerine isabetle kavrulup mahveden soğuk bir rüzgârın durumu gibidir. Allah, onlara zulmetmedi, onlar kendilerine yazık ettiler.” (Âl-i İmran, 3/117)

Advertisements