56

٥٦

وَمَا يَذْكُرُونَ اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّهُ هُوَ اَهْلُ التَّقْوى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ

(56) ve ma yezkurune illa en yeşaallahu hüve ehluttakva ve ehlulmağfireti
Öğüt alamazlar Allah dilemeyince korumaya ehli olan o’dur bağışlayacak olan da

(56) But none will keep it in remembrance except as Allah wills: He is the Lord of Righteousness, and the Lord of Forgiveness.

1. ve mâ yezkurûne : ve zikredemez
2. illâ : den başkası
3. en yeşâe allâhu : Allah’ın dilemesi
4. huve : o
5. ehlu : ehil, sahip
6. et takvâ : takva
7. ve ehlu : ve ehil, sahip
8. el magfireti : mağfiret (günahların sevaba çevrilmesi)

وَمَا يَذْكُرُونَde öğüt almazlar إِلَّا أَنْ يَشَاءَdilemedikçeاللَّهُ Allahهُوَ işte O’durأَهْلُ التَّقْوَىkendisinden sakınılmaya layıkوَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِbağışlamak da O’na yaraşır


AÇIKLAMA

“Her nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” Yani her nefis ameli karşılığında alıkonulmuş ve onun karşılığında rehin olarak alınmış, kıyamet gününde daha önceden işlemiş olduğu ameller sebebiyle tutuklanmış olacaktır. Eğer hayır işlemişse bu onu kurtarır ve hürriyetine kavuştu­rur, şayet işlediği şer ise bu da onu helâka sürükler.

“Ashabu’l-Yemin müstesna” Yani kitapları sağ taraflarından verilecek olan müminler müstesnadır. Onlar günahları sebebiyle rehin olarak alıkonulmayacaklardır. Aksine onlar işledikleri güzel ameller sebebiyle serbest bırakılacaklardır.

“Cennetlerdedirler, birbirlerine soru sorarlar, suçlular hakkında: Sizi Sekar’a ne sürükledi?”

Onlar cennette nimetler içerisinde iken birbirlerine cehennem ateşin­deki günahkârların durumu hakkında onlara şöyle diyerek soru sorarlar: Sizin cehenneme girmenize sebep olan ne? Bu sorudan maksat, daha çok azarlamak ve utandırmaktır.

Onlar da karşı karşıya kaldıkları bu azabın şu dört sebepten dolayı ol­duğunu söyleyerek cevap vereceklerdir:

“Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksullara yedirmezdik, biz de dalanlarla birlikte dalardık. Din gününü de yalanlardık. Nihayet ölüm bize gelip çattı.” Yani bizler dünyada iken farz namazı eda etmezdik. Namaz kılan müminlerle birlikte Rabbimize ibadet etmezdik. Bizimle aynı cinsten olan O’nun yaratıklarına iyilik yapmaz, muhtaç olan fakire veril­mesi gerekeni vermezdik. Batıl ehli ile birlikte batıllarında içice olurduk. Bir kişi azdıkça biz de onunla birlikte azardık, ya da bilmediğimiz husus­larda konuşurduk. Muhammed (s.a.) hakkında ileri geri konuşanlarla bir­lik olur, biz de konuşurduk. Bu da onların: Muhammed bir yalancıdır, deli­dir, sihirbazdır, şairdir şeklindeki sözleri idi. Bütün bunlardan ayrı olarak bizler kıyameti de yalanlıyorduk. Ölüm ve ölümün ön belirtileri gelene ka­dar biz bu halde idik. Burada “yakîn’den kasıt, ölümdür. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Sana yakın (ölüm) gelinceye kadar Rabbine iba­det et.” (Hicr, 15/99)

İşte biz dünya hayatımız boyunca bu dört sebebi işledik durduk: Na­mazı kılmadık, zekat vermedik, batıl sözlere daldık, hesap, ceza ve ölüm­den sonra diriliş gününü inkâr ettik.

İlk iki hususun terkedilmesinin söz konusu edilmesi kâfirlerin şeri­atın fer’î emirleriyle (imanın dışındaki hükümleriyle) muhatap olduklarına bir delildir.

“Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez.” Yani kim bu sıfat­lara benzer niteliklere sahipse kıyamet gününde şefaatçi hiçbir kimsenin ona şefaatinin faydası olmayacaktır. Yani meleklerden, peygamberlerden, salihlerden hiçbir kimse onlara şefaat etmeyecektir. Çünkü sonunda vara­cakları yer kesinlikle cehennemdir.

“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviricidirler? Onlar sanki aslandan ürküp kaçan yaban eşekleridir.” Onlara ne oluyor ki en büyük öğüdü ve en büyük hatırlatmayı ihtiva eden Kur’an-ı Kerimden yüz çevirmektedir? Ya­hut Mekke’de senin karşında duran bu keferelere ne oluyor ki, kendilerini çağırdığın şeyden, onlara yaptığın hatırlatmalardan yüz çevirmektedirler? Onlar bu şekilde haktan kaçıp yüz çevirmekle kendilerini ok atan okçular­dan yahut onları yakalamak isteyen bir aslandan kaçan yaban eşeklerine benzemektedirler.

Buyruktaki “kasvere (mealde: yaban eşekleri)” ya onları avlamak is­teyen ok atıcıları topluluğudur, yahut aslandır. Lügat bilginlerinin çoğu­nun görüşü budur. Aslana bu adın veriliş sebebi diğer yırtıcı hayvanları kahredip yenik düşürmesidir. İbni Abbas dedi ki: Yaban eşekleri aslanı gördü mü kaçarlar. İşte bu müşrikler de böyledir. Onlar da Muhammed (s.a.)’i gördüler mi ondan kaçarlar; tıpkı yaban eşeğinin aslandan kaçışı gibi. Bu onların durumlarının son derece çirkin olduğunu ortaya koyan ve onların ahmak bir topluluk olduğunu yüzlerine karşı bildiren bir benzet­medir.

Ayet-i kerime onların ikna edici açık bir sebep bulunmadan haktan ve imandan yüz çevirdiklerine, onların anlamaya ve ikna olmaya bir istidadlarının bulunmadığına delildir. Yaban eşeklerine benzetilmeleri onlar için apaçık bir yergidir. Onların ahmak ve geri zekâlı olduklarını, Kuranın öğütlerinden etkilenmediklerini açıkça ilân etmektir. Hatta kalplerin hu­zur ve sükûn bulmalarına sebep olan şey, onların kaçmalarını, uzaklaşmalarını gerektirmiştir.

Daha sonra Yüce Allah onların kaçışlarının bir görünüşünü söz konu­su ederek şöyle buyurmaktadır: “Hatta onlardan her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister.” Bu müşriklerin her biri Muhammed peygambe­re (s.a.) Allah’ın indirdiği gibi kendi üzerine de bir kitap indirilmesini ister. Onlar bu şekilde inat etmekle gerçekten çok ileri gitmiş oldular. Nitekim bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Onlara bir ayet gelse: ‘Allah’ın peygamberlerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla iman etme­yeceğiz’ derler. Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir.” (En’am, 6/124)

Yine Yüce Allah onların taleplerini söz konusu ederek şöyle buyur­maktadır: “Buna rağmen üzerimize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece de (göğe) çıktığına asla iman etmeyiz.” (İsra, 17/93)

Müfessirler der ki: Kureyş kâfirleri Muhammed (s.a.)’e dedi ki: “Her birimiz sabah olunca başı ucunda Allah’tan kendisine gönderilmiş açık bir mektup bulsun.” Bütün bunlar ve benzerleri inatlaşmaktır, büyüklenmektir, işi yokuşa sürmektir. Onlar asla iman etmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer biz sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleriyle ona dokumalardı, kâfir olanlar yine: Bu ancak apaçık bir büyüdür, derlerdi.” (En’am, 6/7)

Daha sonra Yüce Allah onların inat edip işi yokuşa sürmelerinin sebe­bini şöylece açıklamaktadır:

“Asla! Doğrusu onlar ahiretten korkmazlar.” Bu şekilde açık sahifeler indirilmesi tekliflerinden dolayı azarlanmakta ve bu tekliflerden vazgeç­meleri istenmektedir. Bu istedikleri onlara verilmeyecektir. Aslında onlar ölümden sonra dirilişi, hesaba çekilmeyi inkâr eden kimselerdir. Çünkü on­lar gerçekten cehennem ateşinden korksalardı, hiçbir şekilde mucizeler teklif etmezlerdi.

Ve onlara Kur’an yeterli gelirdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır:

“Hayır, gerçekten o bir öğüttür. Kim dilerse ondan öğüt alır.” Gerçek şu ki Kur’an bir öğüttür ve onlara Kur’an yeter. Çünkü o en hayırlı öğüt ve hatırlatmadır. Ondan öğüt almak, onu ihmal etmemek isteyen bir kimse öğüt alır. Çünkü Kur’an son derece beliğ bir öğüttür ve şifa verici bir hatır­latmadır.

Daha sonra öğüt almamanın asıl sebebini açıklamakta, Yüce Allah’ın kemal derecesindeki heybetini dile getiren hususları zikretmektedir. Bu ise O’nun kahredicilik vasfına sahip olmasıdır. Yani bu sebepten dolayı Allah’tan korkulmalıdır. Aynı şekilde rahmetinin ümit edilmesini gerektiren lütufkârlık sıfatı da vardır:

“Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar. İşte o kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Bu kainatta Allah’a rağmen bir şey meydana gelmez. Onların Kur’an’ı hatırlayıp, ondan öğüt almaları an­cak Allah’ın dilemesi ile olur. O takva sahiplerinin Ona isyanı gerektiren hususları terkedip Ona itaat olan işleri yapmak suretiyle kendisinden sakınılmaya, korkulmaya lâyık olandır. Aynı şekilde O müminlerin kusurlu hareket edip işledikleri günahları da bağışlayandır. Günahkârlardan tevbe edenlerin tevbesini kabul edip, günahlarını bağışlayan da O’dur.

Ahmed, Tirmizi, İbni Mace ve Nesai’nin, Enes b. Malik (r.a)’den riva­yetlerine göre Peygamber (s.a.) bu ayeti tefsir ederek buyurdu ki: “Kudret ve azameti pek üstün olan Rabbiniz size diyor ki: Ben kendisinden korkul­maya lâyık olanım. Dolayısıyla benimle birlikte başka bir ilâha ibadet olunmasın. Kim benimle birlikte başka birisini ilâh koşmaktan sakınırsa, ben de onun (günahlarını) bağışlarım.”

Zemahşeri Yüce Allah’ın: “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” buy­ruğunu şu sözleriyle tefsir etmektedir: Allah onları zikri kabul etmeye mecbur etmedikçe, ya da onları onu kabulden başka bir çareye başvuramaz hale getirmedikçe… demektir. Çünkü bu öğüt onların kalplerinde kazılmış­tır. Onların isteyerek iman etmeyecekleri bilinen bir husustur.

Ancak bu, bu tür ayetlerde Mutezilenin ilkelerine göre izlenen bir açıklama tarzıdır. O da şudur: Yüce Allah imanı ve küfrü mükâfat ve ceza­nın kaynağı olan kulun tercihine bırakmıştır. Fakat Yüce Allah’ın meşieti kulu zorla mecbur ederek ya da zorlayarak iman etmesini sağlamaya da kadirdir.