50

٥٠

اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

(50) e fe hukmel cahiliyyeti yebğun ve men ahsenü minellahi hukmel li kavmiy yukinun

onlar cehalet devrinin hükmünü istiyorlar Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir? inanan bir kavim için

(50) Do they then seek after a judgment of (the days of) ignorance? but who, for a people whose Faith is assured, can give better judgment than Allah?

1. e : mı?
2. fe : o halde, hâlâ
3. hukme : hüküm
4. el câhiliyyeti : cahiliyet devri
5. yebgûne : istiyorlar
6. ve men ahsenu : ve kim en güzel, daha güzel
7. min allâhi : Allâh (cc.)’dan
8. hukmen : hüküm
9. li kavmin yûkınûne : yakîn sahibi olan (kesin inanan) bir kavim (toplum) iç

أَفَحُكْمَ hükmünü müالْجَاهِلِيَّةِ cahiliyyeninيَبْغُونَ arıyorlarوَمَنْ kim olabilirأَحْسَنُ daha güzelمِنْ اللَّهِ Allah’ınحُكْمًا hükmündenلِقَوْمٍ bir toplum içinيُوقِنُونَ yakînen inanan


SEBEB-İ NÜZUL

Mukatil der ki: Hz. Muhammed (sa) peygamber olarak gönderilmezden önce Kurayza oğulları ile Nadîr oğulları arasında bazı öldürme olayları geçmiş­ti. Hz. Muhammed (sa) peygamber olarak gönderilince bunlar gelip onun ha­kemliğine başvurdular. Kurayza oğulları: “Nadîr oğulları bizim kardeşlerimiz­dir; babamız bir, dinimiz birdir. Ama Nadîr oğulları bizden birini öldürdüğünde onlar bize 70 vesak hurma verdiler, biz onlardan birini öldürdük mü de onlar bizden yüz kırk vesak hurma aldılar. Biz onlardan birisini öldürdük mü onlar bunun karşılığında bizden iki kişi öldürdüler. Biz onlardan bir kadını öldürdük mü onun karşılığında bizden bir erkek öldürdüler. Yaraların diyetinde de bizim yaralarımızın diyeti onların yaralarının diyetinin yarısı oldu. Şimdi onlarla bi­zim aramızda sen hüküm ver.” dediler. Allah’ın Rasûlü (sa): “Ben hükmediyo­rum ki Kurayzalın kanı Nadirlinin kanına eşittir; Nadirlinin kanı da Kurayzalının kanına eşittir. Ne kısasta, ne diyette, ne yaralarda birinin diğerine hiçbir üstünlüğü yoktur.” buyurunca Nadîr oğulları kızdılar ve: “Senin hükmüne razı olmıyacağız, emrine de itaat etmiyeceğiz, hiç şüphesiz sen bizim düşmanımızsın.” dediler de Allah Tealâ “Cahiliye hükmünü mü istiyorlar?…” âyet-i ke­rimesini indirdi

AÇIKLAMA

“Ve aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet” ayetinin nüzulü ile ilgili ola­rak İbni İshâk, İbni Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ka’b b. Esid, Abdullah b. Suriye ve Şâs b. Kays: “Haydi Muhammed’e gidelim, belki onu dininden çevirebiliriz” deyip yanına vardılar ve: “Ey Muhammed!” dediler. “Sen de biliyorsun ki bizler Yahudilerin ileri gelen ilim adamları, eşrafı ve efendile­riyiz. Bizler sana tabi olacak olursak, Yahudiler de bize tabi olurlar, bize mu­halefet etmezler. Fakat bizimle kavmimiz arasında bir anlaşmazlık vardır. O bakımdan onlarla senin huzurunda mahkemeleşmek istiyoruz. Sen de onlar aleyhine ve bizim lehimize hüküm vereceksin. O vakit biz de sana iman ede­riz.” Hz. Peygamber ise bunu kabul etmedi, onlar hakkında: “Ve aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların nevalarına uyma!” buyruğundan itiba­ren “… daha iyi kim hüküm verebilir?” buyruğuna kadar olan ayetler nazil ol­du.

“Onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar?” buyruğunda Zemahşerî’nin de dediği gibi iki vecih vardır:

1- Kurayza oğulları ile Nadîr oğulları Hz. Peygamberden cahiliye ehlinin hükmettikleri şekilde maktuller arasında üstünlüğü esas alacak şekilde hü­küm vermesini istediler. Resulullah (s.a.)’ın onlara: “Maktuller arasında fark yoktur” dediği rivayet edilmektedir. Bunun üzerine Nadîr oğulları: “Biz buna razı olmayız” deyince bu ayet-i kerime nazil olmuştur.

2- İkincisi ise bu Yahudilere Kitab Ehli ve ilim ehli oldukları halde heva olup kitaptan sadır olmayan bir cehil yani Yüce Allah’tan bir vahye raci olma­yan, bir heva olan cahiliye dininin hükmünü aradıkları için bir ayıplamadır.

el-Hasen’den nakledildiğine göre bu buyruklar, Allah’ın hükmünden baş­kasını arayan herkes hakkında umumidir. Hüküm ise iki türlüdür: Birisi bile­rek hüküm vermektir ki, bu da Allah’ın hükmüdür, diğeri ise bilgisizce hüküm vermektir; bu da şeytanın hükmüdür.

Tavus’a çocuklarından birisini diğerine üstün tutan bir kişi hakkında soru sormaları üzerine o da bu ayet-i kerimeyi okumuştu.

Ey peygamber! Biz sana kendisiyle dini tamamladığımız, Allah tarafından geldiği hususunda hiç bir şüphe bulunmayan, hakkı ve doğruyu kapsayan Kur’an-ı Kerim’i indirdik: “Ona batıl önünden de ardından da gelmez.” (Fussilet, 41/42) Ku’ran’ı kendisinden önce indirilmiş bulunan Tevrat ve İncil gibi ki­tapları doğrulayıcı ve destekleyici olmak üzere indirdik. Ayrıca kendisinden ön­ceki kitaplar da Kur’an-ı Kerim’den söz etmekte, onu övmekte, bu Kitabın Allah tarafından kulu ve Rasulü Muhammed (s.a.)’e indirileceğini bildirmekte; bütün bu kitapların Allah tarafından geldiğini, Musa’nın ve İsa’nın Allah’ın gönderdiği iki peygamber olduğunu, Allah’a karşı yalan iftira edip uydurma­dıklarını bildirmektedir. Asıl sizler ve atalarınız kitabı tahrif ettiniz ve size ve­rilenlerin bir çoğunu unuttunuz.

Kur’an-ı Kerim aynı zamanda kendisinden önce indirilmiş kitaplara karşı bir hakim, onlarda nazil olan buyruklar hakkında bir şahittir. Yine önceki ki­tapların aslî hallerinde doğru ve sabit hallerinde doğru ve sabit olduklarına ta­nıklık etmekte, bunların gerçek durumlarını ve sonradan karşı karşıya kaldık­ları unutma, tahrif ve tebdili de açıklamaktadır.

İbni Abbas, İbni Cüreyc ve başkaları: “Şahit olarak” buyruğu hakkında şöyle demişlerdir: Kur’an-ı Kerim kendisinden önceki kitaplara karşı hem emin hem de mutemen (kendisine güvenilen)dir. Kitap Ehli kendi kitaplarında yer alan herhangi bir hususu size haber verdiklerinde eğer Kur’an-ı Kerim’de var­sa onu tasdik ediniz, yoksa yalanlayınız.

Kur’an-ı Kerim’in durumu ve konumu bu olduğuna göre, o halde ey Mu­hammed ve aynı şekilde hüküm verecek olan her bir kişi, gerek Kitap Ehli ara­sında gerekse bütün insanlar arasında Allah’ın sana bu kitapta indirmiş bu­lunduğu hükümlerle hükmet. Kitap Ehli’ne indirilenlerle değil. Çünkü senin şeriatın onların şeriatlerini neshetmiştir.

Sen bu Kitab-ı Azimde bulunan hükümlerle ve senden önceki peygamber­lere indirilmiş bulunup senin şeriatinde de nesholunmamış ve senin için de ge­çerli kıldığı hükümlerle hükmet. Onların nevalarına, kendi aralarında anlaşa­rak belirledikleri görüşlerine tabi olma! Allah’ın sana emretmiş bulunduğu haktan saparak başka tarafa yönelerek bu cahil ve bedbahtların nevalarına doğru gitme. Onların recm, kısas, Muhammed (s.a.)’in müjdesi ve benzeri hu­suslardaki tahrif ve değişikliklerine iltifat etme.

Daha sonra Yüce Allah, konuyu bir daha ele alarak şöyle buyurmaktadır: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” Yani biz her bir ümmet için hükümlerini uygulamayı farz kıldığımız bir şeriat ile izlemelerini aynı şe­kilde farz kıldığımız, açık ve seçik bir yol tayin ettik. Her ne kadar bütün bu şeriatler dinin esaslarını teşkil eden Allah’ın tevhidi ve yalnızca ona ibadet edilmesi, ahlâk ve faziletlere dair esas noktalarda ittifak halinde iseler de bu toplumların durumlarının, insan karakterinin, istidatlarının ve gelişen zama­nın gereklerine göredir.

Alûsî: “Sizden her biriniz için bir şeriat… tayin ettik.” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Bu, Kitap Ehli’nden Hz. Peygamberin çağdaşı olan kimseleri, onun Allah’ın üzerine indirmiş olduğu hak gereğince verdiği hükme tabi olma­ya itmek için yeniden ele alınmış bir cümledir. Bu da onun tabi olduğu hakkın bizzat kendilerinin yerine getirmekle yükümlü bulundukları ve kitaplarında yer alan hakkın aynısı olduğunu açıklamak suretiyle beyan etmektedir. Çünkü onların yerine getirmekle yükümlü oldukları şey, neshten önce geçmiş bulunan hükümlerdir. Bu buyruktaki hitap ise müfessirlerden bir topluluğun da belirt­tikleri gibi bütün insanlara yöneliktir. Bu hem hitap esnasında varolan, hem de tağlib yoluyla geçmişteki insanlara yöneliktir.

Bizler gerek halihazırdaki ümmetler, gerek geçmiş ümmetlerin her birisi için o ümmete has bir şeriat ve bir yol belirlemişizdir. Hemen hemen hiç bir ümmet kendine ait bir şeriat gönderilmeden bırakılmamıştır. Hz. Musa’nın peygamber olarak gönderilişinden, Hz. İsa’nın gönderilişine kadar bulunan ümmetin şeriatı ise Tevrat’ta bulunan hükümlerdir. Hz. İsa’nın peygamber ola­rak gönderilişinden Hz. Muhammed’in gönderildiği zamana kadarki ümmetin şeriatı ise İncil’de bulunan hükümlerdir. Muhammed (s.a.)’in gönderilişi anın­dan Kıyamet gününe kadar bütün yeryüzündeki ümmetlerin Allah nezdinde makbul olacak biricik şeriatleri ise, yalnızca Kur*an-ı Kerim’de bulunanlardır, başkası değildir. O halde siz de ona iman ediniz ve onda bulunanlar gereğince amel ediniz. Çünkü Muhammed peygamberlerin sonuncusudur, o Allah’ın bütün insanlara gönderdiği rasulüdür. Onun şeriatı bütün şeriatlerin en kâmili ve en yeterli olanıdır. Getirdiği Kur’an-ı Kerim, insanlık için herhangi bir deği­şiklik ve herhangi bir tebdil söz konusu olmaksızın kalmış biricik kitaptır. Bu Kitap kafî bir şekilde sabit olmuş ve sübutunda en ufak bir şüphe ve tereddüt olmayan bir kitaptır. Örfe göre şeriat, peygamberlerin farklılığı ile farklılık gösteren amelî hükümlerdir. Sonradan gelen her bir şeriat, önceki şeriatı nesh eder. Din ise peygamberlerin değişmesi ile değişikliğe uğramayan sabit esasla­rı ifade eder.

Daha sonra Yüce Allah, bütün ümmetlere hitap etmekte ve üstün kudreti­ni haber vermektedir: Şayet o dileseydi bütün insanları tek bir din ve tek bir şeriat etrafında toplardı. Bunun hiç bir bölümünü nesh etmezdi. Fakat Yüce Allah her bir rasule başlı başına bir şeriat teslim etmiştir. Zira tek bir şeriat bütün çağlara ve insanlara elverişli olmayabilir. Bu da onların ilerilik ve aklî olgunluk bakımından farklı farklı oluşları dolayısıyladır. Ne zaman ki insanlık, artık bu farklılıkların azalıp birbirlerine yaklaştıkları bir vakte geldi, o vakit onlara tek bir şeriat indirdi. Onun değişik şeriatleri indirmesindeki hedef ise, kullarını kendileri için gönderdiği şeriatler ile denemektir. Ta ki, itaatkârı or­taya çıkartıp ona sevap ve mükâfat versin; yaptıkları veya yapmayı kararlaş­tırdıkları ile de isyankâr olanı cezalandırsın.

Daha sonra Yüce Allah, bütün insanları hayırlarda yarışmaya ve hayır iş­lemek için ellerini çabuk tutmaya teşvik ederek şöyle buyurmaktadır: “Öyleyse hayırlardı yarışın…” yani itaatlere doğru birbirinizle yansın ve bu hususta elinizi çabuk tutunuz. Allah’a itaat ve kendisinden önceki şeriatleri neshedici kıl­mış olduğu şeriatine ittiba hususunda birbirinizle yarışın. İndirdiği son kitap olan Kur”an-ı Kerim adındaki kitabını da kesin bir şekilde tasdik edin, doğrulayın. Bütün bunlar ise, sizin hasrınıza ve sizin faydanızadır. İlâhî lütuf ve rızayı elde etmek içindir. Ey insanlar! Sizin dönüşünüz Allah’ın huzurunadır. Kıya­met gününde onun huzuruna döneceksiniz. Allah, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz gerçeği haber verecek, hakkı inkâr eden, yalanlayan, herhangi bir delil ve belgeye dayalı olmaksızın onu bırakıp başkasına yönelen kâfirleri de azaplandıracaktır.

Sonra Yüce Allah, daha önce geçen Allah’ın indirdikleriyle hükmetme em­rini pekiştirerek şöyle buyurmaktadır: “Ve aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet…”, yani biz seni sana indirilen hükme uymakla yükümlü tuttuk. Sakın inatçıların nevalarına uyma. Düşmanın olan Yahudilerin seni haktan saptır­malarına, sana bildirdikleri hususlarda hakkı örtüp gizlemelerine karşı dik­katli ol: Onlara aldanma, çünkü onlar çok yalancı ve çok haindirler. Yüce Allah’ın, “Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından…” buyruğunun anlamı ise, Allah’ın sana indirdiklerinin tamamından seni vazgeçirmelerinden sakın, de­mektir. Çünkü Arapçada bazan “bir kısım” kelimesi tamamı anlamına kullanı­lır. İbnül-Arabî der ki: Doğrusu buradaki “bazı, bir kısmı” tabiri bu ayet-i keri­mede bu anlamı ile kullanıldığı ve bununla kastedilenin recm olduğudur.

Şayet onlar aralarında hüküm verdiğin haktan yüz çevirip Allah’ın şeri­atına muhalefet ederlerse, aldırma onlara. Şunu da bil ki, böyle bir şey Yüce Allah’ın kudretiyle olmaktadır. Bu hususta onların bu davranışlarındaki hik­meti ise, onları hidayetten uzaklaştırmaktır. Buna sebep de saptırılmalarını, ibretli bir şekilde cezalandırılmalarını gerektiren geçmişteki günahlarıdır. Allah onları, ahiretten önce bir takım günahları sebebiyle dünyada azaplandırmayı dilemektedir. Bu günahları ise Allah’ın hüküm ve şeriatından ve senin verdiğin hükümlerden yüz çevirmektir. Yahudilerin sözlerinde durmamaları sebebiyle bu azap tahakkuk etmiştir. O bakımdan Peygamber (s.a.) Nadir oğul­larını Medine’den sürmüş, Kurayza oğullarını da öldürmüştür.

Bunlar geri kalan pek çok günahları dolayısıyla ahiret yurdunda oldukça acıklı bir azap ile cezalandırılacaklardır.

Ve şüphesiz insanların bir çoğu fasıklardır, yani küfürde ayak diretenler ve hakka muhalefet eden, ondan uzaklaşan, şeriatin, dinin ve akim sınırlarının dı­şına çıkanlardır. Bununla Resulullah (s.a.)’ın onlara getirmiş olduğu hakkı ka­bul etmeyişlerine karşı teselli ve gönlünün hoş edilmesi söz konusudur.

Daha sonra Yüce Allah, kabilelerinin farklılığına göre maktuller arasında ayırım gözetilmesini isteyen, Kitab Ehli olmalarına rağmen cahiliye dönemin­deki arzularının hakim kılınmasını isteyen Yahudileri tenkit ederek, onlara ve benzerlerine şu inkâri (yani davranışlarını reddetmek anlamına yönelik) soru­yu yöneltmektedir: “Onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar…” Gerçek, adaletli ve doğru olmakla birlikte, Allah’ın indirmiş olduğuna uygun olarak verdiği hükmünü kabul etmekten yüz çevirip bundan sonra da zulüm, haksızlık ve hevaya dayalı cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Böyle bir soru, hem bir azardır, hem durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu ifade etmektedir; ayrıca her türlü hayrı kapsayan Allah’ın hükmünün dışına çıkıp onun dışında kalan görüş ve hevalara yönelen kimselerin bu durumlarını red ve inkârdır. Nitekim cahiliye mensupları da kendi sapık görüş ve serserice hevalarına dayanarak or­taya koydukları sapıklık ve bilgisizliklere dayalı olarak hüküm veriyorlardı. İş­te onlar gibi davrananların tutumları da bu soru ile reddedilmektedir.

Ayet-i kerimedeki bu hitap ile bu soru, bu taaccüb ve bu inkâr, dinin haki­katine kesin olarak inanan, Allah’ın şeriatına itaatle boyun eğen ve Allah’tan daha adil, hükmü ondan daha güzel bir kimse bulunmadığını idrak eden bir kavme yöneliktir.

Kurtubî bunu tefsir ederken şöyle demektedir: Kesin olarak inanan bir topluluğa göre ise hükmü Allah’tan başka güzel hiç bir kimse olamaz.

Advertisements