43

٤٣

وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْريةُ فيهَا حُكْمُ اللّهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَمَا اُولءِكَ بِالْمُؤْمِنينَ

(43) ve keyfe yühakkimuneke ve indehümüt tevratü fiha hukmüllahi sümme yetevellevne mim ba’di zalik ve ma ülaike bil mü’minin

seni nasıl hakem yaparlar tevrat yanlarındayken onun içinde Allah’ın hükmü (olan) sonra dönüyorlar? bunun arkasında (ne diye) işte bunlar mü’min değillerdir

(43) But why do they come to thee for decision, when they have (their own) law before them? therein is the (plain) command of Allah yet even after that, they would turn away. For they are not (really) people of Faith.

1. ve keyfe : ve nasıl
2. yuhakkimûne-ke : sana hüküm verdiriyorlar (seni hakem yapıyorlar)
3. ve inde-hum(u) : ve onların yanında var
4. et tevrâtu : Tevrat
5. fî hâ hukmu Allâhi : içinde Allâh’ın (c.c.) hükümleri var
6. summe yetevellevne : sonra dönüyorlar
7. min ba’di zâlike : bundan sonra
8. ve mâ ulâike : ve işte onlar değildir
9. bi el mu’minîne : mü’minler

وَكَيْفَ nasılيُحَكِّمُونَكَ seni hakem yapıyorlar da>وَعِنْدَهُمْ yanlarında olduğu haldeالتَّوْرَاةُ Tevratفِيهَا kendisindeحُكْمُ hükmü bulunanاللَّهِ Allah’ınثُمَّ يَتَوَلَّوْنَdönüyorlar, yüz çeviriyorlarمِنْ بَعْدِ ذَلِكَ bundan sonraوَمَا değillerdirأُوْلَئِكَ doğrusu onlarبِالْمُؤْمِنِينَ mü’minler


AÇIKLAMA

“Ey peygamber… (diye başlayan 41.) ayetin nüzulü ile ilgili olarak Ahmed ve Ebu Davud, İbni Abbas’m şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Yüce Allah bunu Yahudilerden iki kesim hakkında indirmiştir. Bunlardan birisi diğerini cahiliye döneminde yenik düşürmüştü. Nihayet karşılıklı olarak razı oldular ve güçlü kabilenin yenik düşen kabileden öldürdüğü her bir kişinin diyetinin elli vesk (bir vesk: 2751 gr.) olması, buna karşılık güçsüz kabilenin güçlü kabileden öldürdüğü her bir kişinin diyetinin de 100 vesk olması üzerinde anlaşıp barış yaptılar. Onların bu durumları Resulullah (s.a.) Medine’ye gelinceye kadar böy­lece devam etti. Bir seferinde güçsüz olan kabile güçlü olandan birisini öldürdü. Güçlü kabile haydi bize 100 vesk gönderin, diye haber saldı. Bu sefer güçsüz olan kabile: Peki dinleri bir, nispetleri bir, yaşadıkları toprak bir olan iki kabile­de hiç böyle bir şey görülmüş müdür? Hiç bu durumda olanlardan birisinin di­yeti ötekinin yarısı kadar olur mu? Biz vaktiyle bunu sizden çekindiğimiz, kork­tuğumuz için vermiştik. Şimdi ise Muhammed buraya gelmiş bulunuyor. Artık böyle bir şeyi size vermiyoruz, dediler. Az kalsın aralarında savaş alevi parlaya­caktı. Daha sonra Resulullah (s.a.)’ı aralarında hakem kılmak üzere anlaştılar. Görüşünü almak için münafıklardan bazılarını gönderdiler. Bunun üzerine Yü­ce Allah da: “Ey Peygamber! Ağızlarıyla: İnandık, dedikleri halde kalpleriyle inanmayan ve küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin.” ayetini indirdi.

Bu ayet-i kerime Kurayza oğulları ile Nadîr oğulları hakkında nazil ol­muştur. Bunlar Resulullah (s.a.)’ın hükmüne başvurmuşlardı. Hz. Peygamber de Kurayza oğullarından olan kimse ile Nadîr oğullarından olan kimse arasın­da (diyette) eşitlik hükmünü verdi.

Yine denildiğine göre bu ayet-i kerime, Resulullah (s.a.)’ın Ebu Lübâbe’yi Kurayza oğullarına gönderip, onun da boğazlanacaklarını işaret ederek Peygamber’e hainlik etmesi üzerine nazil olmuştur.

Bir diğer görüşe göre bu ayet-i kerime, zina eden iki Yahudi ile recm olayı hakkında nazil olmuştur. Kurtubî bunun konu ile ilgili görüşlerin en sahih ola­nı olduğunu söyler. Burada kastedilen olay da şudur:

Hadis imamları Malik, Ahmed, Buharî, Müslim, Tirmizî ve Ebu Davud, el-Berâ b. Azib’in şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.)’ın yanından yüzüne siyahlar çalınmış ve sopa vurulmuş bir Yahudi geçirildi. Resulullah (s.a.) Onları çağırıp dedi ki: “Kitabınızda zina haddinin böyle olduğunu mu görüyorsu­nuz?” Onlar: Evet, dediler. Bu sefer Resulullah (s.a.) onların ilim adamlarından birisini çağırdı ve dedi ki: “Tevrat’ı Musa’ya indiren Allah hakkı için sana and veriyorum, Kitabınızda zina edenin cezasının böyle olduğunu mu görüyorsunuz?” O: “Allah’a yemin ederim ki hayır” dedi. “Eğer bana bu şekilde yemin verdirmeseydin sana gerçeği bildirmeyecektim. Bizler Kitabımızda zina edenin cezasının recm olduğunu görüyoruz. Fakat bu zina soylularımız arasında çoğaldı, o ba­kımdan soylu olan bir kimseyi yakaladığımız zaman cezasız bırakıyor, güçsüz bir kimseyi yakaladığımız zaman ise ona had uyguluyorduk. Kendi aramızda soylu olana da güçsüz olana da uygulayacağımız bir ceza üzerinde ortak bir karara vardık ve recm yerine yüze kara çalmayı ve sopa vurmayı ceza olarak belirledik.” Bu sefer Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allahım, onların öldürdükleri bir za­manda senin emrini dirilten ilk kişi ben oluyorum.” dedi ve verdiği emir ile o kişi recmedildi. Bunun üzerine Yüce Allah: “Ey peygamber! Ağızlarıyla inandık de­dikleri halde… küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin.” buyruğundan itibaren “…size bu verilirse alın…” buyruğuna kadar olan bölüm nazil oldu.

Ahmed, Buharî ve Müslimde Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmekte­dir: Yahudiler Resulullah (s.a.)’ın yanına zina etmiş bir kadın ve bir erkek ge­tirdiler. Resulullah (s.a.): “Kitabınızda bu hususta neyi buluyorsunuz?” deyince onlar: “Bizler yüzlerine kara çalıyoruz ve rezil edilmelerini sağlıyoruz” dediler. Hz. Peygamber: “Yalan söylüyorsunuz, Tevrat’ta recm vardır. Eğer doğru söylü­yor iseniz Tevrat’ı getirin ve okuyun.” buyuranca Tevrat’ı getirdiler. İbni Suriya diye anılan bir gözü görmeyen bir okuyucu da getirdiler. Bu kişi bir yere gelin­ceye kadar okudu, oraya gelince de elini üzerine koydu. Ona: Ordan elini kal­dır, denildi, elini kaldırınca bir de baktılar ki, recmi emreden ayet açıkça orada yazılı bulunmaktadır. “Ey Muhammed!” dediler. “Orada recm yazılıdır, fakat biz bunu aramızda gizliyorduk.” Bunun üzerine Resulullah (s.a.) emir verdi ve her ikisi de recm edildi. Recm esnasında erkek kadın üzerine abanıyor ve böy­lelikle kendisini siper ederek kadını gelecek taşlardan korumaya çalışıyordu.

“Yalana kulak verici olanlar, alabildiğine yalan dinleyenlerdir, onlar. Ha­ram ve rüşveti boyuna yerler.” anlamındaki 43. ayet de Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Yahudi bir hakime birisi gelip de davasında haksız ise hakime rüşvet verir, o da onun söylediği sözü dinler ve hükmünü verirken onu esas alırdı. Buna karşılık diğer tarafa iltifat etmezdi. Böylelikle rüşveti yer ve ya­lanı dinlerdi. Aralarından fakir olanlar ise, bağlı bulundukları Yahudilik dini üzere devam etmek için zenginlerden belli bir mal alıyorlar ve onlardan Ya­hudiliğin propagandasını yapan İslâmı tenkide yönelik yalanlarını da dinli­yorlardı. İşte zenginlerden aldıkları haramı yiyenler ve yalanı dinleyip kulak verenler fakir Yahudilerdi. Yüce Allah’ın: “Alabildiğine yalan dinleyenlerdir onlar, haram ve rüşveti boyuna yerler.” buyruğunda işaret olunan da budur. Yine denildiğine göre bu, onlar Tevrat’a nispet ettikleri yalanlara kulak verir­ler, faizi yerlerdi, anlamındadır. Nitekim Yüce Allah’ın: “Kendilerine yasak kı­lınmış olduğu halde faizi alıp yemeleri…” (Nisa, 4/161) buyruğu da buna işa­rettir.

Bu ayet-i kerimeler küfürde yarışanlar, Allah ve Rasulüne itaatin dışına çıkanlar, kendi görüş ve nevalarını Yüce Allah’ın şeriatinin önüne geçiren mü­nafıklarla Yahudiler hakkında nazil olmuştur.

Yüce Allah: Ey Peygamber (rasul)! buyurmaktadır. Bu Hz. Peygamber’e, onu şereflendirmek, tazim etmek ve müminlere de ona sıfatıyla hitap etmeyi öğretmek üzere yapılmış bir hitaptır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Aranızda rasulün duasını (onu çağırmayı) birbirinizin duası (kiminizin kiminizi çağırması) gibi kılmayın.” (Nûr, 24/63) Bunun üzerine As-hab-ı Kiram ona: “Ey Allah’ın rasulü” diye hitap etmeye başladılar. Halbuki daha önce ona “Ya Muhammed” diye sesleniyorlardı.

Münafıkların her fırsat buldukça küfrü açığa vurmaları ve düşman safla­rına geçmeleri hususunda ellerini çabuk tutmaları, bu hususta yarışa girmeleri seni üzmesin, yani bunu önemseme, aldırış etme. Onlara karşı ben sana yar­dım edeceğim, onların kötülüklerine karşı ben sana yeterim.

Burada maksat bizatihi üzülmeyi yasaklamak değildir. Çünkü üzülmek insanın ihtiyarı dışında tabiatı gereği ortaya çıkan bir durumdur ve bu husus­ta herhangi bir mükellefiyet söz konusu değildir. Asıl maksat bu üzüntünün gerekleri olan önceki halleri ve sonuçları yasaklamaktır. Böylelikle üzüntünün büyüklüğüne ağır sorumluluğuna ve üzüntü sebeplerini ortaya çıkarmanın ağız sorumluluğuna dikkat çekilmektedir.

Daha sonra bunların kim olduklarını beyan etmektedir. Bunlar ise dille­riyle iman ettiklerini açığa vurmakla birlikte, kalpten iman etmeyen kimseler, yani münafıklardır. Yahudiler ise İslâmın ve Müslümanların düşmanıdır. On­lar kendi hahamlarının yalanlarına kulak verirler. Bu yalanlar ister Peygam­ber (s.a.) ile ilgili olsun, ister dinlerinin hükümleri ile ilgili olsun. Ey Muhammed! Onların hepsi de senin meclisine gelmeyen başka bir takım Yahudi toplu­luklar lehine dinlemektedirler. Yani münafıklar Hz. Muhammed’den işittikleri­ni bu meclise gelmeyen Yahudiler topluluğuna bildirmek üzere orada bulunan casuslardır. Yüce Allah’ın, “Başka bir kavmin lehine…” buyruğunun anlamı, “başka bir kavim adına, başka bir kavim için”dir.

İşte bu Yahudiler, Allah’ın Tevrat’taki sözlerini, kelimeler yerlerini bul­duktan sonra tahrif eder, değiştirirler. Yani Allah farzlarını farz, helâlini he­lâl, haramını haram kıldıktan sonra onlar bunu değiştirirler. Onlar ya keli­melerin yerine başka kelimeler koymak suretiyle lafzî bir takım değişikliğe giderler yahut onda bir takım fazlalıklar yapmak veya eksiltmekle bu tahrifi yaparlardı. Yahut da bu kelimeleri gerçek anlamından başka türlü yorumla­mak, başka bir anlama tevil etmek suretiyle manevi olarak tahrife uğratır­lardı. Onların bu değiştirmeleri ise, ısrarla ve gerçekleri bilerek yapılan bir değiştirmedir.

Allah Rasulünün yanma muhsan zanilerin hükmünü sormak üzere gön­derdikleri kimselere de şöyle derlerdi: “Eğer o sizlere yüzlerine siyah çalmak ve sopa vurmak şeklinde fetva verirse, onun bu fetvasını kabul edin ve buna razı olun. Eğer size recmedilecekleri fetvasını verirse, onu kabulden çekinin ve bu­na da razı olmayın.”

Oysa Allah’ın dininde denemeye tabi tutmak istediği kimsenin, bu deneme sonucu küfür ve sapıklığı ortaya çıkacaksa, herhangi bir kimse bu sonucu önle­yemez. Ey Peygamber! Sen de Allah’a karşı bunu önleyecek bir şey yapamaz­sın. Böyle birisini hidayete iletemezsin hakka ulaştıramazsın.

Bu münafıklar ve Yahudilerin fesatlarının boyutu ise deneme sonucu orta­ya çıkmıştır. Çünkü bunlar yalanı kabul ediyorlar, dinlerinin hükümlerini tah­rif ediyorlar, nevalarına uyarak bunu yapıyorlardı. O bakımdan sen de onlar için üzülme ve artık bundan sonra iman edeceklerine dair ümit besleme.

Allah kendilerini bu şekilde denediği o kimselerin artık bundan sonra kalplerini küfür ve nifaktan temizlemek istememektedir. Çünkü batıl üzere kalmayı alışkanlık haline getirmiş, kötülük ve serde alabildiğine ilerilere git­miş kimselerin hayır umutları kalmamış demektir. Artık onların nura kavuş­ma hakkı, görmelerinin yolu bitmiş demektir.

Yahudi ve münafıklardan oluşan bu iki kesimin de cezası dünyada rezillik, ahirette ise büyük azap ve büyük dehşet olacaktır. Münafıkların dünya haya­tındaki rezillikleri gerçek yüzlerinin ortaya çıkması, peygamber (s.a.)’e yalan söylediklerinin anlaşılması ve ölümden korkup durmalarıdır. Yahudilerin akı­betleri de aynı şekilde muhsan zinakârların recmedilmesi gereğini ortaya ko­yan kitaplarının aslı gizlemek suretiyle, yalan söylediklerinin ortaya çık­ması sonucu rezil olmalarıdır.

Daha sonra Yüce Allah pekiştirmek ve bu hususun iyice yer etmesini sağ­lamak üzere onların niteliklerini tekrarlamaktadır. Bu nitelikleri ise yalanı dinlemeleri ve çokça haram yemeleri, yani rüşvet olarak çokça haram mal alıp yemeleri; zina eden kadının ücretini; erkek hayvanların dişi hayvanlara aşırıl­masının ücretini; şarap, meyte ücretini; kâhine verilen parayı masiyetlerin iş­lenmesi için ücretli çalıştırmayı mubah görmeleridir. Nitekim Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, İbni Abbas, Ebu Hureyre ve Mücahid’den de böylece rivayet edilmiştir. Bunların aslı ise hiç bir bereketi bulunmayan insanın kendisi sebe­biyle ayıplandığı, değersiz haramı kabul etmektir.

Daha sonra Yüce Allah rasulünü Yahudiler arasında hüküm vermek ile hüküm vermekten yüz çevirmek arasında muhayyer bırakarak şu anlamda ona ferman, buyurmaktadır: Şayet onlar senin hükmüne başvurmak üzere yanına gelecek olurlarsa sen de onlar arasında hüküm vermek yahut onları muhake­me etmek ile onlardan yüz çevirip kendi başkan ve ilim adamlarına terketmek arasında muhayyersin. Böyle bir muhayyerlik ise, zimmet ehlinden ayrı zim­met akitleri bulunmayan muahidlere has bir durumdu. Çünkü zimmet ehli arasında bizim mahkememize başvurdukları takdirde hüküm vermek icabeder. Zira kendileriyle birlikte zimmet akdi yapılan kimseler suç, ceza ve karşılıklı ilişkilerde İslâm’ın ahkâmına bağlı kalmayı kabul etmişler demektir. Bundan tek istisna şarap ve domuz satımıdır. Onların bu uygulamalarına müsaade edi­lir. Ebu Hanife ve Mâlik’in görüşüne göre; zina etmeleri halinde muhsan olan­larının recmedilmeleri söz konusu değildir. Çünkü Müslüman olmak recmin şartları arasındadır. Şafiî ve Ahmed’in görüşüne göre ise recm olunurlar. Bu da Resulullah (s.a.)’ın zina eden iki Yahudiyi recmetmiş olması uygulamasının bir gereğidir ve bunlara göre İslâm muhsan olmak için şart değildir.

Böyle bir açıklama ile bu ve: “Ve aralarında Allah’ın indirdikleriyle hükmet” (Bu surenin 49. ayeti arası) ayetlerinin arası telif edilmiş olmaktadır. Bu da Şa­fiî’nin görüşüdür. Bir görüşe göre birinci ayet-i kerime ikinci ayet-i kerime ile nesholmuştur. Bu da İbni Abbas, Hasan-ı Basri, Mücâhid ve İkrime’nin görüşüdür.

Şayet aralarında hüküm vermekten yüz çevirecek olursan zarar ve düş­manlıklarının sana bir kötülüğü dokunmaz. Seni koruyan, insanlara karşı seni muhafaza edecek olan Allah’tır. Bu cümleden maksat ise, Hz. Peygamberin bi­rinden birini tercih etmekte muhayyer kılındığı iki hususun durumunu açıkla­maktır. Onlar ise ancak recm yerine sopa vurmak gibi daha hafif ve daha kolay olana talip olduklarından dolayı onun hükmüne başvuruyorlardı. Onlardan yüz çevirmesi halinde ise kızarlar, hatta ona eziyet vermeye çalıştıkları da olurdu. Böylelikle Yüce Allah onların Hz. Peygambere düşmanlıklarının her­hangi bir zararının dokunmayacağını beyan etmektedir.

Eğer aralarında hükmedecek olursan emrolunduğun adaletle hükmet. Çünkü Allah adil olanları sever. Adalet, Kur’an-ı Kerim ve İslâm’ın yoludur: İs­ter Müslümanlar arasında olsun, ister düşmanlar arasında.

Hem zina edenlerin durumunda olduğu gibi onlar nasıl senin hükmüne başvuruyorlar ki? Zira yanlarında Tevrat vardır ve o Tevrat’ta Allah’ın şeriati; bulunmaktadır. Sonra da bunun ardından senin hükmünden yüz çeviriyor, bı­rakıp gidiyorlar. Bunlar katiyyen müminlerden olamazlar veya onlar iddia et­tikleri gibi kendi kitaplarına iman eden kimseler değildirler.

Bu ayet-i kerime kendi kitaplarının hükmünden yüz çevirip batıl olduğu­na inandıkları kimsenin hükmüne başvurdukları halde onun hükmünden de yüz çevirmelerinin hayret edilecek bir hal olduğunu ifade etmektedir.

Advertisements