69

    RevelationCuzPageSurah
    112 6118Ma’idah(5)

٦٩

اِنَّ الَّذينَ امَنُوا وَالَّذينَ هَادُوا وَالصَّابِؤُنَ وَالنَّصَارى مَنْ امَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(69) innellezine amenu vellezine hadu ves sabiune ven nesara men amene billahi vel yevmil ahiri ve amile salihan fe la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun

şüphesiz iman edenler, yahudiler, sabiiler ve hristiyanlardan kim, Allah’a iman ederse ve âhiret gününe ve salih amel işlerse artık onlar için korku yok, mahzun (da) olmayacaklardır

(69) Those who believe (in the Quran), those who follow the Jewish (scriptures), and the Sabians and the Christians, any who believe in Allah and the Last Day, and the work righteousness, on them shall be no fear, nor shall they grieve.

1. inne : muhakkak ki
2. ellezîne âmenû : Allâh’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler (yaşarken)
3. ve ellezîne hâdû : ve yahudi olanlar, yahudiler
4. ve es sâbiûne : ve sâbiîler
5. ve en nasârâ : ve nasrâniler, hristiyanlar
6. men âmene : kim iman etti, (Allâh’a) teslim olmayı diledi
7. bi allâhi : Allâh’a (cc.)
8. ve el yevmi el âhıri : ve âhir gün, sonraki gün, hayattayken Allâh’a ulaşma günü
9. ve amile sâlihan : ve nefsi tezkiye edici, ıslah edici amel yaptı
10. fe lâ havfun aleyhim : artık onlara korku yoktur
11. ve lâ hum yahzenûne : ve onlar mahzun olmaz

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا iman edenlerوَالَّذِينَ هَادُوا yahudilerوَالصَّابِئُونَ sabîîlerوَالنَّصَارَى ve hristiyanlardanمَنْ her kimآمَنَ iman ederبِاللَّهِ Allah’aوَالْيَوْمِ ve gününeالْآخِرِ ahiretوَعَمِلَ ve işlerseصَالِحًا salih amellerفَلَا yokturخَوْفٌ korkuعَلَيْهِمْ onlar içinوَلَا değillerdirهُمْ onlarيَحْزَنُونَ üzülecek


AÇIKLAMA

Yüce Allah rasulü Muhammed (s.a.)’e risalet sıfatıyla hitap ederek Allah’ın üzerine indirdiklerinin tümünü tebliğ etmesini emretmektedir. O da bu görevini en mükemmel şekliyle ifa etti. Risaleti tebliğ etti, emaneti tamamıyla yerine getirdi. Ümmete samimi olarak nasihat etti. Allah ona verilebilecek mü­kâfatın en hayırlısını versin. Buhârî bu ayet-i kerimeyi tefsir sadedinde Hz. Âyşe’den rivayet ettiği şu hadisini nakletmektedir: “Sana bir kimse Muhammed’in Allah’ın indirdiğinden herhangi bir şey gizlediğini söyleyecek olursa, kesinlikle yalan söylemiş olduğunu bil. Çünkü Yüce Allah: “Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.” buyurmaktadır.” Bunu Müslim, Tirmizî ve Nesaî de böylece rivayet etmiştir. Buh��rî ve Müslim’de de yine Hz. Âyşe’den şöyle dediği nakledilmektedir: “Kur’ân-ı Kerîm’den eğer Muhammed herhangi bir şey gizleyecek olsaydı şu: “Allah’ın açığa çıkartacağı şeyi içinde gizliyordun. İnsanlardan çekmiyordun. Halbuki Allah’tan korkman daha yerinde idi.” (Ahzab, 33/37) ayetini gizlerdi.”

Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Ey Rabbinden bütün insanlara bir risaleti tebliğ etmek üzere gönderilmiş rasul! Rabbinden sana indirilenlerin tamamını tebliğ et. Bu konuda hiç kimseden korkma, sana hoşlanmayacağın bir şeyin gelip erişmesinden de çekinme.

Eğer sana indirileni derhal tebliğ etmeyecek ve seninle gönderileni insanlara eksiksiz ulaştırmayacak olursan belli bir süreye kadar onu gizlemek şek­linde dahi olsa sen insanlara tebliğ görevini yerine getirmemiş olursun. Nitekim Yüce Allah: “Peygambere tebliğ etmekten başka bir şey düşmez.” (Mâide, 5/99) buyurmaktadır.

Peygamberler Allah’ın kendilerine indirilenlerden herhangi bir şeyi gizle­mekten masum olmalarına rağmen, risaletin bir kısmını gizlemenin tamamını gizlemek gibi değerlendirilerek, ona verilen tebliğde bulunma emrinin: “Eğer yapmazsan…” buyruğu ile tekid edilmesindeki hikmet; tebliğ edilmesi gereken herhangi bir şeyi ertelemeyi içtihadı ile tespit etmesinin caiz olmaksızın tebliğin kesin ve kaçınılmaz bir şey olduğunu Hz. Peygambere bildirmektir.

İnsanlar açısından bunun hikmeti ise, bu gerçeği nass ile bilmeleri ve bu hususta herhangi bir anlaşmazlığa düşmemeleridir.

Resulullah (s.a.)’da, üzerine Kur”ân’dan ne indirildiyse derhal bütünüyle tebliğ etmiştir. Buhârî şöyle der: “ez-Zuhrî dedi ki: Risâlet Allah’tandır. Tebliğ ise rasulün görevidir, öylece kabul etmek de bize düşen görevdir. Onun ümmeti risaleti tebliğ ettiğine, emaneti eksiksiz yerine getirdiğine şahitlik etmiştir. Ve­da haccı gününde irad ettiği hutbesinde çok büyük bir kalabalık arasında bu konuda onların şahitliklerini de almıştır. Orada ashabından yaklaşık kırk bin kişi vardı.” Müslim’in Sahîh’ inde Câbir b. Abdullah’dan sabit olduğu gibi: Resulullah (s.a.) o günkü hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Şüphesiz ki siz­lere benim hakkımda soru sorulacaktır. Ne diyeceksiniz?” Hazır bulunanlar: “Senin gerçekten tebliğ ettiğine, emaneti eksiksiz ödediğine, ümmete nasihat ettiğine şahitlik edeceğiz.” Hz. Peygamber de parmağını semaya doğru kaldırıp onların üzerine indiriyor ve bu arada: “Allahım, tebliğ ettim mi?”  diyordu.

İmam Ahmet, İbni Abbâs’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) Veda haccında şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Bu gün ne günüdür?” Onlar: “Bu gün haram (saygıdeğer) bir gündür” dediler. Hz. Peygamber: “Bu belde ne beldesidir?” diye sordu. Onlar: “Bu belde haram bir beldedir.” dediler, yine Hz. Peygamber: “Bu belde ne beldesidir?” diye sordu. Onlar: “Bu belde haram bir beldedir.” dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Şüphesiz mallarınız, kanlarınız ve ırzlarınız bu gününüzün hürmeti gibi, bu beldenizdeki ve bu ayınızdaki hürmet gibi birbirinize haramdır.”

Sonra bunu birkaç defa tekrarladı, arkasından parmağını semaya kaldırarak: “Allahım tebliğ ettim mi?” sözünü de birkaç defa tekrarladı. Ahmed şöyle der: İbni Abbas der ki: Allah’a andolsun, o bunu aziz ve celil Rabbine vasiyyet olmak üzere (söylüyordu). Sonra (Peygamber s.a.) buyurdu ki: “Dikkat edin, hazır bulunan hazır bulunmayana tebliğde bulunsun. Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak geri dönüş yapmayınız.”

Daha sonra Yüce Allah, peygamberine onu insanlara karşı koruyup himaye edeceğine dair teminatını açıkça ilân etmektedir. Yani ona suikast yapılmasına, öldürülmesine karşı koruyup, düşmanlarına istediklerini gerçekleştirme imkânı vermeyeceğine dair teminat vermektedir. Ebu Talib’in ölümünden sonra müşrikler Dârul-Nedve’de Hz. Muhammed (s.a.)’i öldürmeyi kararlaştırmışlar ve buna teşebbüs etmişlerdi. Yüce Allah ise onu korumuş ve o Medine’ye hicret etmişti. Hicretten sonra Yahudiler de bir suikast teşebbüsünde bulundu. Onun korunacağından maksat, ölüme karşı korunacağıdır. O bakımdan Mek­ke’de, Taifte müşriklerin eziyetlerini, hicretten sonra Uhud günü de yüzünün yaralanıp ön küçük azı dişinin kırılmasına istinaden., buna itiraz etmeleri.

Tirmizî, Ebu’ş-Şeyh İbni Hayyân, Hâkim, Ebu Nuaym ve Beyhakî, birkaç sahabe-i kiramdan şunu rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.) bu ayetin nüzulünden önce Mekke’de bekçiler tarafından korunuyordu. Hz. Abbâs da onu koruyan kimseler arasında idi. Bu ayet-i kerime nazil olunca Resulullah (s.a.) koruyucu edinmeyi terketti. Yine rivayet edildiğine göre Ebu Tâlib, Resulullah (s.a.) ile birlikte dışarı çıktığı takdirde onu koruyacak kimseleri gönderirdi. Bu: “Allah seni insanlardan korur.” buyruğu nazil oluncaya kadar böyle devam etti. Bu buyruktan sonra yine birisini koruyucu olarak göndermek isteyince: “Amcacığım , muhakkak Allah beni korumaya almıştır, senin göndereceğin kim­selere ihtiyacım yoktur.” dedi.

Enes (r.a.)’ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.)’ı Sa’d ve Huzeyfe bu ayet-i kerime nazil oluncaya kadar koruyorlardı. Bu ayet nazil olunca başını deriden yapılmış çadırından dışarı çıkartarak: “Ey insanlar! Artık gidebilirsiniz, Allah beni insanlara karşı korumuştur.” buyurdu.

Mekke’de inmiş bulunan bu ayet-i kerimenin Medine’de kendilerine tebliğde bulunmakla yükümlü kılındığı Kitap Ehli’ne tebliği ihtiva eden buyruklar arasında korunmuş olması, Resulullah (s.a.)’ın müşriklerin eziyetlerine maruz kaldığı gibi Kitap Ehli’nin eziyetlerine de maruz kaldığına delâlet etmesi içindir, Allah da onu her iki kesimden de korumuştur.

Denildiğine göre bu ayet-i kerime Uhud vakasından sonra nazil olmuştur. Buna delil de Yüce Allah’ın: “Muhakkak ki, Allah kâfirler güruhunu hidayete erdirmez.” buyruğudur. Yani Allah, onlara gerçekleştirmek istedikleri suikast için imkân vermeyecektir.

Vakıada ise ayet-i kerimenin daha genel bir anlamı vardır; o da şudur: Sen tebliğ et, dilediğini hidayete iletecek ve saptıracak olan da Allah’tır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onları hidayete iletmek, sana düşen bir iş değildir, fakat Allah dilediğini hidayete iletir.” (Bakara, 2/272); “Şüphesiz sana ancak tebliğ düşer, hesap(larını görmek) ise Bize aittir.” (Ra’d, 13/40).

Daha sonra Yüce Allah, bütün insanlara oldukça önemli bir gerçeği açıklamaktadır. O da şudur: Bir dine mensup oluş, onun gereğince amel edilmedikçe bir fayda sağlamaz. “De ki: Ey kitap ehli… dosdoğru tatbik etmedikçe hiç bir şey üzerinde değilsiniz.” Yani ey Muhammedi Kitap Ehli’ne (Yahudi ve Hristiyanlara) de ki: Sizler Tevrat’ı ve İncil’i emrolunduğunuz katıksız tevhid ve salih amel gibi hususlarıyla onlarda yer alan Muhammed (s.a.)’e ve onun şeriatına iman gibi hususların gereğini yerine getirmedikçe Rabbinizden size indirilene, yani Allahü Teâlâ’nın kendisiyle dini tamamladığı Kur’ân-ı Azim’e ve risaletiyle bütün peygamberlerin risaletlerini sona erdirdiği Muhammed’in risaleti gereğince amel etmediğiniz sürece, siz din adına bir şeye sahip olamazsınız.

Daha sonra Yüce Allah önceki ayet-i kerimede 64. ayet sözünü ettiği bir hususu tekrarlamaktadır: O da Yüce Allah’ın Kurân-ı Kerimin Kitap Ehli’nden pek çok kimsenin, ancak onların yalanlamakta aşırıya gitmelerini ve küfürlerine küfür katmalarından başka bir şeylerini artırmadığına dair yemin etmesidir. Buna sebep ise atalarından miras olarak aldıklar, taassupları, kin ve kıskançlıklarıdır: “İçlerinden kıskanarak…” (Bakara. 2/109 bunu yapmalarıdır. O halde sen kâfirler topluluğuna üzülme! Yani ey Mufaarmnei Tuğyanlarının, azgınlıklarının ve küfürlerinin artmasından dolayı onlar :;ır. urulne. kederlenme. Çünkü bunun zararı kendilerine aittir, sana değil Sana inan edenlerin varlığı ise, onlara ayrıca gerek bırakmaz.

Hiç bir ortağı bulunmayan bir ve tek Allah’a, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, onlar arasındaki bir azınlığa gelince: Kur’ân-ı Kerim böylelerini hidayetlerini, doğru yol üzere sebatlarını ve mutluluklarını artırır.

Bu önemli gerçeğin açığa çıkartılmasından sonra Kur’ân-ı Kerîm bütün in­sanlar için genel bir kanun koymaktadır ki o da: “Doğrusu iman edenler…” yani Allah’ı ve rasulünü tasdik eden Müslümanlar ile Mûsâ (a.s.)’ya tabi olan, Tevrat’a sahip olan Yahudiler, bütün dinlerin dışında kalan Sâbiîler ve Mesih (a.s.)’e uyan Hristiyanlar arasından kim Allah’a, peygamberlerine ve ahiret gününe sahih ve samimi bir şekilde iman eder, salih bir amel işlerse işte onlar için Kıyamet günü azabından yana ebediyyen bir korku yoktur ve onlar hiç bir zaman bizatihi dünya ve nimetleri dolayısıyla, ahirette de kendilerine isabet edecek herhangi bir şeyden dolayı kederlenmeyecek, üzülmeyecekler. Aksine bunlar nimetlerle dolu olan Naîm cennetlerinde olacaklardır.

Advertisements