61

٦١

فَمَنْ حَاجَّكَ فيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَاءَنَا وَاَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّهِ عَلَى الْكَاذِبينَ

(61) fe me hacceke fihi mim ba’di ma caeke minel ilmi fe kul tealev ned’u ebnaena ve ebnaeküm ve nisaena ve nisaeküm ve enfüsena ve enfüseküm sümme nebtehil fe nec’al la’netellahi alel kazibin

her kim seninle mücadele ederse sana gelen ilimden sonra (şöyle) deyiver gelin çağıralım oğullarımızı oğullarınızı kadınlarımızı kadınlarınızı kendilerimizi kendilerinizi sonra canı gönülden yalvaralım Allah’ın lanetinin olması (için) yalancılarının üzerine

(61) If any one disputes in this matter with thee, now after (full) knowledge hath come to thee, say: come let us gather together, our sons and your sons, our women and your women, ourselves and yourselves: then let us earnestly pray, and invoke the curse of Allah on those who lie!

1. fe men : o zaman, artık kim
2. hâcce-ke : seninle tartıştı
3. fî-hi : onun hakkında
4. min ba’di : sonradan, sonra
5. mâ câe-ke : sana gelen şey
6. min el ilmi : ilimden
7. fe kul : o zaman de, söyle
8. teâlev : gelin
9. ned’u : çağıralım, davet edelim
10. ebnâe-nâ : bizim oğullarımız
11. ve ebnâe-kum : ve sizin oğullarınız
12. ve nisâe-nâ : ve bizim kadınlarımız
13. ve nisâe-kum : ve sizin kadınlarınız
14. ve enfuse-nâ : ve kendimiz, bizler
15. ve enfuse-kum : ve sizler
16. summe : sonra
17. nebtehil : dua edelim
18. fe nec’al : o zaman, böylece kılalım
19. la’nete allâhi : Allah’ın lânetini
20. alâ el kâzibîne : yalancıların üzerine


SEBEB-İ NÜZUL

Bu hadise İslâm tarihinde Yemen Necranı hristiyanları Hey’etinin Medine-i Münevvere’ye gelmesi ve bu hey’et ile Hz. Peygamber arasında yapılan tartışmalarda kendilerine getirilen bütün delillere karşı küfür ve inatlarında ısrar edip İslama gelmemeleri üzerine Hz. Peygamber tarafından Allah’ın emriyle karşılıklı lânetleşmeye çağrılmaları (Mübâhele) ve onların da bundan çekinerek cizye vermeyi kabul edip kabilelerine dönmeleri hadisesi olarak meşhurdur ve hicretin dokuzuncu senesinde meydana gelmiştir.

Şimdi özellikle bu âyetin, genelde ise bu sûrenin başından itibaren bir riva­yete göre otuz küsur, bir rivayete göre de 83 âyetin nüzulüne sebep olan hadise ile ilgili rivayet ve ayrıntılara bakalım:

İbn İshâk der ki: Necran hristiyanları hey’eti altmış binitli olarak Rasûlullâh (sa)’a geldiler. İleri gelenlerinden ondördü içlerindeydi. Bunlar: Akıb olarak bilinen Abdulmesîh, Seyyid olarak bilinen el-Eyhem, Bekr ibn Vâil oğullarından Ebu Harise ibn Alkame, Uveys (veya Evs), Haris, Zeyd, Kays, Yezîd, Nebîh, Huveylid, Amr, Hâlid, Abdullah ve Yuhannes idiler. Bunların esas söz sahibi olanları da şu üçüydü:

l. Akıb: Hey’etin başkanı, görüşlerinin sahibi ve her konuda kendisine da­nışılan kişiydi. Ancak onun görüşü ile hareket ederlerdi.

2. Seyyid: Vezirleri ve toplantılarının sahibiydi.

3. Ebu Harise ibn Alkame: Piskoposları, imamları ve medreselerinin sahibi idi. Bekr ibn Vâil oğulları araplarından olup hristiyanlığı kabul etmiş, dininde salâbeti ve ilminin derinliğini bildikleri için rumlardan ve krallarından çok ik­ram ve ihsanlara nail olmuş, kendisi için kiliseler ve medreseler yapılmış, ken­disine mal ve hizmetçiler verilmişti. Bu Ebu Harise, okumuş olduğu eski kitablardan Hz. Peygember (sa)’in vasıflarını ve durumunu çok iyi bilmesine rağmen bulunduğu makam ve gördüğü muamele sebebiyle İslâm’a gelmiyor, hristiyanlıkta kalmaya devam ediyordu. Bu hey’et içinde kardeşi Kürz ibn Alkame de bulunuyordu.

Bunlar ikindi namazı kılınırken Medine-i Münevvere’ye geldiler, üzerle­rinde yemenli süslü elbiseleri, cübbeleri, ridâları vardı. Mescid-i Nebevî’de Rasûlullâh (sa)’ın yanına girdiler. Onları gören sahabeden bazıları diyorlar ki: O kadar güzel ve gösterişli giyinmişlerdi ki ne onlardan önce, ne de onlardan son­ra onlardan daha gösterişli bir hey’et görmedik.”

Kendi namaz (ibadet) vakitleri gelince Mescid-i Nebevî’de namaz kılmak üzere kalktılar. Efendimiz (sa): “Bırakınız kılsınlar.” buyurdu. Mescid’de doğu­ya doğru yönelerek namazlarını kıldılar. Allah’ın Rasûlü (sa) onlardan Ebu Ha­rise ibn Alkame ve Akıb Abdulmesîh ile veya Seyyid el-Eyhem ile konuştu. Onlar, hristiyanlıktan melik’in dini üzere (yani Melkânî) idiler. Dediler ki: İsa Allah’tır, İsa Allah’ın oğludur, İsa üçün üçüncüsüdür. Bu sözlerini şöyle delillendirdiler:

“O Allah’tır.” sözü hakkında: “O, ölüleri diriltir, hastalan iyileştirir, gâibden haber verir, çamurdan kuş şekîi yapar, ona üfürür, o da kuş olurdu.” dediler.

“O Allah’ın oğludur.” iddiaları hakkında şunları söylediler: “Onun, bilinen bir babası yoktur. Kendisinden önce Adem oğlundan hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmış, beşikte konuşmuştur.”

“O, üçün üçüncüsüdür.” iddiaları hakkında da: “Allah Tealâ’nın: “Yaptık, ettik, emrettik, yarattık, hükmettik.” şeklindeki sözlerini delil getirerek “Şayet bir olsaydı yaptım, hükmettim, emrettim, yarattım, derdi. Halbuki O, kendisi, İsa ve Meryem’den ibarettir.” dediler.

Hz. Peygamber bunlara: “İslâm’a geliniz, müslüman olunuz.” buyurdu “Biz zaten müslümanız.” dediler. Hz. Peygamber (sa): “Siz müslüman değilsi niz, İslâm’a giriniz.” buyurdular. Onlar yine: “Hayır, biz senden önce müslümaı olduk.” dediler. Efendimiz (sa): “Yalan söylediniz, Allah’a oğul isnad etmeniz, haça tapınmanız (veya secde etmeniz) ve domuz eti yemeniz (Hasen’den gelen bir rivayette “domuz eti yemeniz” yerine “içki içmeniz”),  İslâmınızı engelliyor.” buyurdular.

Bütün bunlara rağmen dinlerinde kalmakta inat ve ısrarla sorularına devam ettiler: “Ey Muhammed madem öyle İsa’nın babası kim?” dediler. Hz. Peygam­ber sustu, cevap vermedi de Allah Tealâ onların her bir sözleri, iddiaları hak­kında Al-i İmrân sûresinin başından itibaren seksen küsur âyeti inzal buyurdu.

Hz. Peygamber (sa) ile aralarında tartışma şöyle devam etti: Hz. Peygam­ber onlara sordu: “Bilmiyor musunuz Allah asla ölmeyecek olan Diri’dir, İsa ise fânidir.” Onlar: “Evet biliyoruz, Öyledir, dediler. Efendimiz: “Bilmiyor musu­nuz, babasına benzerliği olmıyan hiçbir çocuk yoktur.” buyurdu, “Evet biliyo­ruz, öyledir.” dediler. Efendimiz (sa): “Bilmiyor musunuz Rabbımız herşeye Kayyûm’dur, onu korur, rızıklandınır. Halbuki İsa bunlardan hiçbir şeye mâlik midir?” diye sordu, onlar: “Hayır malik değildir.” dediler. Hz. Peygamber (sa): “Bilmiyor musunuz, Allah Tealâ’ya yerde ve gökte hiçbir şey gizli değildir. İsa ise Allah’ın kendisine bildirdiğinden başka bunlardan bir şey bilir mi?” diye sordu, “Hayır bilmez.” dediler. Allah’ın Rasûlü (sa): “Rabbimiz İsa’yı ana rah­minde dilediği gibi şekillendirdi, bunu biliyor musunuz?” diye sordu, onlar yi­ne: “Evet biliyoruz.” dediler. Allah’ın Rasûlü (sa): “Rabbımız yemez, içmez, hadesten münezzehtir, bunu da biliyor musunuz?” buyurdu, onlar: “Evet, biliyo­ruz.” dediler. Efendimiz (sa)’in: “İsa’ya anası, bir kadının hâmile olduğu gibi hâmile olmuş, bir kadının çocuğunu doğurması gibi onu doğurmuş, o da bir be­beğin gıda aldığı, beslendiği gibi beslenmişti ve hades te yapardı. Bunları da biliyorsunuz değil mi?” sorusuna da “Evet biliyoruz.” diye cevap verince Efen­dimiz (sa): “O halde İsa, zannettiğiniz gibi nasıl (ilâh ve Allah’ın oğlu) olur?” buyurdu, sustular, cevap veremediler. Ama sonra yine inat ettiler ve: “Ey Muhammed, sen İsa’nın Allah’ın bir kelimesi ve O’ndan bir ruh olduğunu söy­lemiyor musun?” dediler. Efendimiz (sa)’in: “Evet.” cevabı üzerine: “Eh, bu bize yeter.” deyip inkârda devam ettiler. (Bunun üzerine “Allah O Allah’tır ki yegâne ilâh O’dur, Hayy’dır, Kayyûm’dur…” âyet-i kerimesi nazil oldu.

Nihayet Allah Tealâ: “Artık sana ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da dua ve niyazda bulu­nup Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.” âyet-i kelimesiyle Rasûlü’nü, onları mübâhele’ye, yani açıktan karşılıklı lânetleşmeye davet etme­sini emretti. Hz. Peygamber (sa)’in onları müslüman olmaya, değilse lânetleş­meye daveti üzerine: “Ey Ebu’l-Kasım, bizi bırak, ne yapacağımız konusunda bir düşünelim, istişare edelim, sonra gelir o dediğini yaparız.” dediler ve gittiler ve Akıb ile başbaşa kaldılar. Onların görüş sahibi olanları Akıb idi. Akib’a: “Ey Abdulmesîh, ne dersin?” dediler.Akıb (bir rivayette piskoposları olan Ebu Hari­se): “Ey hristiyanlar topluluğu, muhakkak biliyorsunuz ki Muhammed Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. İsa’nın haberi konusunda kesin hü­küm ortaya koydu. Biliyorsunuz hiçbir kavim yoktur ki peygamberi ile lânetleşmiş olsun da büyükleri kalsın, küçükleri yetişsin. Eğer bunu yaparsanız kö­künüz kazınır. Eğer bundan (lânetleşmeden) vazgeçerseniz ancak dininizi sev­diğiniz ve sahibiniz (İsa) hakkında söylediğiniz sözlerde devam etmek için böy­le yapmış olacaksınız. Gidin onunla vedalaşın ve memleketinize dönün.” dedi.

Ertesi günü Hz. Peygamber damadı Hz. Ali’yi, kızı Hz. Fâtıma’yı, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çağırdı ve “Ey Allahım, bunlar benim ehl-i beytim-dir.” buyurup  Hüseyin’i kucağına almış, Ha­san’in elinden tutmuş, arkasında Fâtıma, onun da arkasında Ali olduğu halde

Necrânlılarla mübâhelede bulunacakları yere geldiler ve Necranlıları mübahele için geldikleri haberini gönderirler. Geldiler ve “Ey Ebul Kasım, biz seninle lânetleşmemeye karar verdik.” dediler. Efendimiz: “O halde müslüman olunuz. Müslüman olursanız müslümanların lehine olan sizin de lehinize, aleyhine olan sizin de aleyhinize olacaktır.” buyurdular. Onlar bu teklifi kabul etmeyince Efendimiz: “O halde sizinle savaştan başka yol kalmadı.” buyurdular. Onlar (bir rivayette Akıb ve Seyyid): “Bizim araplarla savaşacak gücümüz yok. Bizimle savaşmaman, bizi dinimizde serbest bırakman karşılığında sana her sene bini Safer’de, bini de Receb’de ödenmek üzere iki bin hülle ve demirden 30 zırh (cizye) vermek üzere bizimle barış yapar mısın?” dediler. Efendimiz de bunu kabul ederek onlarla barış yaptı. Bunun üzerine onlar: “Ashabından senin hoş­nut olduğun emîn birini bizimle gönder de mallarımızda herhangi bir konuda ihtilâfımız olduğunda bizim aramızda hüküm versin. Biz sizlerden hoşnuduz.” dediler. Hz. Peygamber: “Size mutlaka gerçekten emîn olan birini gönderece­ğim. Öğleden sonra bana geliniz.” buyurdular.

Onlar ayrılınca Efendimiz: “Beni hak ile gönderene yemin ederim ki helak Necran halkının üzerine sarkmıştı. Eğer lânetleşselerdi maymun ve domuzlara çevrilecekler, vadi onlar için ateşle dolacak (ya da vadi üzerlerine ateş yağdıra­cak), ağaçlar üzerindeki kuşlara (veya ağaçlar üzerindeki serçelere) varıncaya kadar Necran ve halkının kökleri kurutulacaktı.” buyurdular.

Aslında lânetleşmemeleri konusunda başkanları Akıb tarafından uyarılmış olmalarına ilâve olarak piskoposları da onları uyarmış. Hz. Peygamber (sa)’i, Hasan, Hüseyin, Fâtıma ve Ali ile gelirken görünce: “Ey hristiyanlar topluluğu, ben öyle yüzler görüyorum ki Allah’tan bir dağın yerinden izale edilmesini iste­seler Allah onların bu isteğiyle o dağı yerinden kaldırırdı. Bununla mübahele etmeyin, sonra helak olursunuz.” demişti.

Hz. Peygamber (sa) öğle namazından sonra içlerinden emîn olan birini seçmek üzere ashabına baktılar. Huzeyfe der ki: Ashabdan her biri kendisini seçmesi İçin Hz. Peygamber (sa)’e görünmeye çalışıyordu. Efendimiz (sa) Ebu Ubeyde ibnu’l-Cerrâh’ı gördü ve: “Ey Ebu Ubeyde kalk. Onlarla birlikte git ve ayrılığa düştükleri konularda onlar arasında hak iîe hüküm ver’* buyurdular. O kalkınca da: “Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni Ebu Ubeyde’dir.” buyurup Necran hey’eti ile onu gönderdiler. Hz. Ömer şöyle dermiş: “O gün bu göreve gönderilmeyi istediğim kadar hiçbir gö­revi sevip istememiştim. O gün erkenden mescid-i nebevîye gittim. Efendimiz namazı kılıp da kimi göndereceğini tesbit için sağma soluna bakarken beni gör­sün diye uzanıyordum, ama O, Ebu Ubeyde’yi görünceye kadar aranmaya de­vam etti ve onu görünce de çağırıp Necrânlılarla gitmek üzere onu görevlendirdi ve böylece çok istediğim bu vazifeyi Ebu Ubeyde aldı gitti.

Evet, Necranlılar bu davranışları ile aslında Hz. Peygamber (sa)’in pey­gamberliğini ikrar etmiş oldular ve üzerlerine konan cizyeyi kabul edip kabilele­rine döndüler. Ancak onlarla birlikte gelmiş olan piskoposları Ebu Harise’nin kardeşi Kürz müslüman olup Medine-i Münevvere’de kalmış. Anlattığına göre daha yolda gelirken kardeşi Ebu Harise zaten Hz. Muhammed’in hak peygam­ber olduğunu biliyormuş. O şöyle anlatmış: Yolda gelirken benim bindiğim ka­tır bir hayvanlık etti de kızdım ve Muhammed’i kastederek “Kahrolası o en u-zak.” dedim. Kardeşim Ebu Harise: “Hayır, aksine anan kahrolsun.” dedi. Ben: “Neden kardeşim?” diye sordum. Cevaben: “Vallahi o bizim beklemekte oldu­ğumuz peygamber.” dedi. Ben: “O halde bunu biliyorsun da ondan seni alakoyan nedir?” diye sordum, “Çünkü şu krallar bize birçok servetler verdiler, ikramlarda bulundular. Şimdi buna iman etsek hepsini elimizden alırlar.” Dedi.

Advertisements