18

    RevelationCuzPageSurah
    92 479Nisa(4)

١٨

وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذينَ يَعْمَلُونَ السَّيَاتِ حَتّى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّى تُبْتُ الْنَ وَلَاالَّذينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ اُولءِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا اَليمًا

(18) ve leysetit tevbetü lillezine ya’melunes seyyiat hatta iza hadara ehadehümül mevtü kale inni tübtül ane ve lellezine yemutune ve hüm küffar ülaike a’tedna lehüm azaben elima

(şu) kimselerin tövbesi kabul değildir kötülükleri yapmakta devam eden hatta gelince onlardan birine ölüm ben işte şimdi tövbe ettim diyenin kafir olarak ölenlerin de işte onlara hazırladık elim bir azap

(18) Of effect is the repentance of those who continue to do evil, until death faces one of them, and he says, now have I repented indeed nor of those who die rejecting Faith: for them have we prepared a punishment most grievous.

1. ve leyset(i) : ve değil
2. et tevbetu : tövbe
3. li ellezîne : onların
4. ya’melûne : yapıyorlar
5. es seyyiâti : kötülük
6. hattâ : oluncaya kadar
7. izâ : olduğu zaman
8. hadara : hazır oldu (geldi)
9. ehade- hum : onların birine, kendilerine
10. el mevtu : ölüm
11. kâle : dedi
12. innî : muhakkak ki ben, gerçekten ben
13. tubtu : tövbe ettim
14. el’âne : şimdi
15. ve lâ ellezîne : ve onlara olmaz, onlar için değildir
16. yemûtûne : ölürler
17. ve hum : ve onlar
18. kuffârun : kâfirler olarak
19. ulâike : işte onlar
20. a’tednâ : biz hazırladık
21. lehum : onlar için, onlara
22. azâben : azap
23. elîmen : elîm, acı

وَلَيْسَتْdeğildirالتَّوْبَةُ tevbeلِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ işleye durupالسَّيِّئَاتِ kötülükleriحَتَّى إِذَا حَضَرَ geldiğindeأَحَدَهُمْ onlardan birineالْمَوْتُ ölümقَالَ diyenlerleإِنِّيmuhakkak ki benتُبْتُ tevbe ettimالْآنَ şimdiوَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ ölenlerinkiوَهُمْ كُفَّارٌ kafir olarakأُوْلَئِكَ işte onlar var yaأَعْتَدْنَا hazırladıkلَهُمْ onlar içinعَذَابًا bir azapأَلِيمًا çok acıklı


SEBEB-İ NÜZUL

Rebî’den rivayette o şöyle diyor: Bu âyetlerin başı mü’minler, ortası münafıklar, sonu da kâfirler hakkında nazil olmuştur. Yani “Allah, ancak bilmeyerek kötülük işleyip de hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.” mü’minler hakkında; “Kötülükleri işleyip dururken ölüm gelip çatınca işte şimdi gerçekten tevbe ettim, diyenlerin tevbesi kabul edilecek değildir” münafıklar hakkında; “Kâfirler olarak ölenlerin tevbesi kabul edilecek değildir” de kâfirler hakkında inmiştir.


AÇIKLAMA

Tevbenin kabulü ve mağfiretin tahakkuku Allah’tan bir lütuf ve bir ihsan olmak üzere, ayakları kayıp masiyet işleyen, bilmeden bu masiyeti irtikap eden ve bu günahın sonuçları, etkileri ve tehlikelerini takdir etmeyen, bununla birlikte de masiyet üzere ısrar etmeyen kimseler içindir. Çünkü bunlar bu ma-siyeti nevalarına uyarak ve şeytanın etkisi altında kalarak işlemişlerdir. İşte bunlar meleğin ruhlarını kabzettiğini gördükten sonra dahi olsa, ölüm halinde gargara diye bilinen vakitten önce can çekişme ardından tevbe ederlerse tevbe-leri makbuldür, onlar için mağfiret söz konusudur.

Bilgisizlikten kasıt o masiyetin haram olduğunu bilmemek değildir. Çün­kü her bir Müslümanın şer”an haram olanı bilmesi istenmiştir. Burada kasıt, şehvetin galeyanı yahut da kızgınlığın aklı bastırması esnasında ne yaptığını bilememe ve aklın başından gittiği haldir.

Mücahid ve başkaları der ki: Hata ile yahut kasten Allah’a isyan eden her­kes günahından vazgeçinceye kadar cahildir. Katade, Ebu’l-Âliye’den şöyle dedi­ğini zikretmektedir: Ebul-Aliye Resulullah (s.a)’ın ashabından şöyle dediklerini naklederdi: Kulun işlediği her bir günah bir cahilliktir.  Abdürezzâk da der ki: Ma’mer’in Katade’den haber verdiğine göre Ma’mer şöyle demiştir: Resulullah (s.a.)’ın ashabı bir araya geldiler ve hep birlikte kendisiyle Allah’a karşı gelinen her bir işin -kasten olsun veya olmasın- bir cehalet olduğu görüşünde ittifak et­tiler. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “De ki: Ey kendi öz nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53) Bilgisizlikten kasıt ise, kötü olduğunu bilerek bir fiili işlemektir.

Bunu da Yüce Allah’ın Hz. Yusufun durumunu haber veren şu buyruğu pekiştirmektedir, “… onlara meylederim de cahillerden olurum.” (Yusuf, 12/33) Yine Yüce Allah Hz. Nuh’a şöyle buyurmuştur: “Bana hakkında bilgin olmayan bir şeyi sorma. Ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veriyorum.” (Hûd, 11/46).

Bilerek isyan etse dahi isyankâra cahil denilmesinin sebebi şudur: Rabbi-ne asi olan kimse Rabbinin nezdindeki sevap ve cezayı gereği gibi takdir ede-bilseydi, hiç bir zaman bu asiliği işlemeye kalkışmazdı. Çünkü böyle bir kimse tehdidin gerçek mahiyetini bilmemesi hali müstesna, o asiliği işleyemez.

İşte birinci şart budur. Yani masiyetin bilgisizce yapılmasıdır, ikinci şart ise, insanın günahını işledikten kısa bir süre sonra tevbe etmesidir. Kısa süre ise İbni Abbas’ın dediği gibi o günahı işlediği süre ile ölüm meleğini göreceği vakit arasındaki süredir. ed-Dahhâk ise der ki: Ölümden önce olduğu sürece bu yakın bir zaman demektir. Çabucak tevbe etmenin anlamı, bu şekilde günah işleyenlerin aradan uzun bir zaman geçmeden tevbe etmesi demektir. Masiye­tin işlenmesi ile ölüm arasındaki süreye kısa süre denilmesi gereğince, kişi bu sürenin hangi diliminde tevbe ederse, yakın bir süre içerisinde tevbe etmiş olur. Aksi takdirde uzak bir süre sonra tevbe etmiş demek olur.

Daha sonra Yüce Allah sözü geçen iki şart ile tevbenin kabul edilmesi ilke­sini pekiştirerek şöyle buyurmaktadır: İşte Allah, bilgisizce günah işleyip kısa bir süre sonra tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder. Çünkü bunlar yaptıkları üzerinde ısrar etmemiş olurlar.

Allah şehvet ve hiddet karşısında insanın zayıflığını çok iyi bilendir. Bu zayıf varlığın tevbesini kabul etmek de Yüce Allah’ın zatına yakışan oldukça hikmetli bir davranıştır.

Tevbeleri kabul edilecek kimselerin durumunu açıkladıktan sonra Yüce Allah, tevbeleri kabul olunmayacak zatların durumunu söz konusu ederek şöy­le buyurmaktadır:

Ölüm gelip çatıncaya kadar günah işlemeye devam edip duranların bu hal üzereyken yapacakları tevbe kabul edilebilecek bir tevbe değildir. Çünkü o nok­tadan itibaren düzelme umudu yoktur. Tevbenin faydası da yoktur. Bunun bir benzeri Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Fakat bizim azabımızı gördüklerinde tev­beleri onlara bir fayda vermedi.” (Mü’min, 40/85). Boğulması esnasında Fira-vun’un söylediği nakledilen şu buyrukta da aynı husus dile getirilmektedir: “İs-railoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına inandım, ben de Müslümanlardanım, demişti. Şimdi mi? Halbuki bundan önce sen isyan etmiş fesatçılardan olmuştun.” (Yunus, 10); “Ölüm geldiğinde “Ya Rab beni dünyaya döndürün” der. Belki terk ettiğim ile salih amel işlerim. (Ona) Asla (denilir). Gerçekten o, onun söylemiş olduğu bir sözden ibarettir.” (Mü’minun, 23/99-100).

İkinci olarak, yine kâfir olarak ölenlerin tevbe etmesi (tevbelerinin kabu­lü) söz konusu değildir. Bunun da iki ihtimali vardır: Birinci ihtimale göre bun­dan kasıt, ölümleri yaklaşmış olanlardır yani iman ölümün gelip çattığı esnada kâfirden makbul değildir.

İkinci ihtimale göre kasıt, küfür üzere öldükleri takdirde kâfirlerin tevbe­lerinin kabul olunmayacağıdır.

İşte bunlar yani sözü geçen bu iki kesime Yüce Allah can yakıcı, acı ve ız-dırap verici bir azap hazırlamıştır. Bu azap ise ölünceye kadar ısrarla işledikle­ri kötülüklerin cezasıdır.

Advertisements