72

٧٢

فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذينَ كَذَّبُوا بِايَاتِنَا وَمَا كَانُوا مُؤْمِنينَ

(72) fe enceynahü vellezine meahü bi rahmetim minna ve kata’na dabiral lezine kezzebu bi ayatina ve ma kanu mü’minin
onu kurtardık ve onunla beraber olanları tarafımızdan bir rahmetle arkasını kestik ayetlerimizi yalanlayanlarında ve iman etmeyenlerin de

(72) We saved him and those who adhered to him, by our mercy, and we cut off the roots of those who rejected our Signs and did not believe.

1. fe encey-nâ-hu : böylece, biz onu kurtardık
2. ve ellezîne : ve o kimseleri
3. mea-hu : onunla birlikte, beraber
4. bi rahmetin : rahmet ile
5. min-nâ : bizden
6. ve kata’nâ : ve kestik
7. dâbire ellezîne : o kimselerin kökünü
8. kezzebû : yalanladılar
9. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi
10. ve mâ kânû mu’minîne : ve mü’min olmadılar

فَأَنجَيْنَاهُ ardından onu kurtardıkوَالَّذِينَ مَعَهُ ve onunla beraber olanlarıبِرَحْمَةٍ bir rahmet ileمِنَّا katımızdanوَقَطَعْنَا kestikدَابِرَ kökünüالَّذِينَ كَذَّبُوا yalanlayarakبِآيَاتِنَا ayetlerimiziوَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ iman etmeyenlerin


AÇIKLAMA
Hz. Hûd (a.s.) Kıssası:

Hz. Hud’un kavmi olan Ad kabilesi, varlığı ve eserleri itibariyle yeryüzün­deki en eski ümmetlerdendir. Bilindiği kadarıyla bunlar Hz. İbrahim’den de es­kidirler. İşte bundan dolayı Hz. Nuh’un, kavmiyle olan kıssasından sonra bu kıssanın zikredilmesi uygun düşmektedir. Buna delil de Yüce Allah’ın, “Düşün­dünüz ki o sizi Nuh kavminden sonra halifeler yaptı” buyruğudur. İnsanlar o durumda Nuh kavminin başından geçen ve büyük bir olay olan o büyük tufanı demek ki biliyorlardı. Bundan dolayı Hz. Hud’un Ad kavmine, “Hâlâ sakınmaz mısınız” diye buyurması, dünyada şöhret bulmuş, eski olan bu olay ile onları korkuttuğuna bir işarettir.

İbni İshak, el-Kelbî’den şöyle dediğini rivayet eder: Ad kavminin tapın­dıkları putları vardı. Onlar bu putlarını Yed, Suvâ, Yağûs, Yeûk ve Nesr’e ben­zer yapmışlar ve ayrıca Samûd adında bir put da edinmişlerdi. Bir diğer put­larının adı ise el-Hetâr idi. Allah onlara Hz. Hud’u peygamber olarak gönder­mişti. O da el-Halûd adındaki bir kabiledendi. Nesep itibariyle aralarında en soyluları ve en itibarlıları idi. Onları Allah’a ibadete davet etti, O’nu tevhid et­melerini, insanlara zulmetmekten vazgeçmelerini istedi. Ancak onlar bunu kabul etmeyip yalanladılar ve, “Bizden daha güçlü kim vardır?” (Fussilet, 41/15) dediler.

Bu kavmin yerleştikleri yer Yemen’de Ahkâf denilen bölgede idi. Ahkâf, kum dağları demek olup Yemen’de, Uman ile Hadramut arasındaki bir bölge­dir. Bununla birlikte onlar bütün yeryüzünde fesat çıkartmışlar, Allah’ın ken­dilerine vermiş olduğu kuvvet sayesinde oranın halkını baskıları altına almış­lardı.

Âd bir Arap kabilesidir. Yemen’de Hadramut’un kuzey tarafında Ahkâfta bulunuyordu. Uman ile Hadramut arasındaki bölgeye yayılmışlardı. Tapındık­ları bir takım putları vardı: Bunlar Sadâ’, Samûd ve el-Hetâr adını taşıyorlar­dı. Bu Âd, “Birinci Âd” diye bilinir. “İkinci Âd” ise Yemen’de Kahtân ile Sebe’ bölgelerinde sakin idiler. Âd kavmi, mukaddes kitaplar arasında Kur”an-ı Ke­rim dışında bir kitapta söz konusu edilmemektedir.

Yüce Allah kendilerine Hz. Hud’u peygamber olarak göndermişti. Hz. Hud’un geriye doğru nesebi şöyledir: Hud, Şâlih, Erfahşed, Sam ve Nuh. Nesep itibariyle en soyluları, sosyal mevki ile de en üstünlerindendi. Onu yalanladı­lar. Azgınlıkları ve zorbalıklarını artırdılar. Allah üç yıl boyunca onlardan yağ­muru kesti. Oldukça sıkıntı çektiler. İnsanların başına bir belâ ve musibet geldiğinde Müslümanlar da müşrikler de Beyt-i Haram  yanında Yüce Allah’tan bu belâ ve musibetten kurtuluş dilerlerdi. Mekkeliler o sırada Amlîk b. Lâz b. Sâm b. Nuh’un oğulları olan Amâlik idi. O sırada onların efendisi ise Muâviye b. Bekr adında bir kişi idi.

Bunun üzerine Âd kavmi, ileri gelenleri arasından yetmiş kişiyi Mekke’ye gitmek üzere hazırladı. Bunlar arasında Kayl b. Anez ve Müslümanlığını gizle­yen Mersed b. Sa’d da vardı. Mekke’ye geldiklerinde Harem’in dışında Mek­ke’nin dış taraflarında bulunan Muaviye b. Bekr’in yanına misafir oldular. O da onları misafir etti, onlara ikramda bulundu. Bunlar onun dayıları ve hısım­ları olurdu. Yanında bir ay süre ile kaldılar. Bu zaman zarfında içki içiyorlar ve Muaviye’nin iki tane cariyesi onlara şarkı söyleyip duruyordu. Muaviye onların uzun süre kalıp da asıl geliş maksatlarını unutup eğlenceye daldıklarını görün­ce, benim dayılarım ve hısımlarım helak olmuşken bunlar da bu halde devam edip gidiyorlar diye üzüldü. Onların, yanında kalmalarından sıkılmaya başla­dığını zannederler korkusuyla onlarla konuşmaktan çekiniyordu. Bu sefer bu hususu iki şarkıcı cariyesine açtı; onlar da, “Sen bir şiir söyle, biz de o şiiri on­lara şarkı olarak okuyalım, onlar da bunu kimin söylediğini bilmezler” dediler. Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi:

Ey Kayl, ne oluyor sana, kalk ve gizlice yalvar

Belki Allah bize bir buluttan su indirir de

Âd’in toprağını sular; çünkü Âd

Artık doğru dürüst konuşamaz hale geldiler

Cariyeleri bu beyitleri söyleyince, bu sefer şöyle dediler: Sizin kavminiz başlarına gelen belâdan dolayı imdat isteyip duruyorlar, siz ise onların muhtaç olduğu şeyi geciktiriyorsunuz. Haydi Harem’e giriniz ve kavminiz için yağmur duasında bulununuz. Bu sefer Mersed b. Sa’d onlara dedi ki: “Allah’a yemin ol­sun, duanız sebebiyle size yağmur yağdırılmaz. Fakat peygamberinize itaat edecek ve Yüce Allah’a tevbe edecek olursanız size yağmur yağdırılır.* Böylece Müslüman olduğunu da izhar etmiş oldu.

Bu sefer Muaviye’ye, “Mersed’i yanında alıkoy, hiç bir şekilde bizimle Mek­ke’ye gelmesin. Çünkü o Hud’un dinine tabi olmuş” dediler. Daha sonra Mek­ke’ye girdiler. Kayl, “Allahım, Âd kavmine önceden yağdırdığın gibi yağmur yağdır” dedi.

Yüce Allah biri beyaz biri kırmızı, biri de siyah olmak üzere üç bulut pey­da etti. Sonra semadan bir münadi ona “Ey Kayl, kendin ve kavmin için seç!” dedi. O da, “Ben siyah olanını seçiyorum, çünkü aralarında suyu en bol olan odur.” Bu bulut el-Muğîs adında, Âd kavmine ait bir vadiye doğru gitti. Âd kav­mi bu bulutu görünce sevindiler ve, “İşte bu bize yağmur yağdıracak bir bulut­tur” dediler. Fakat o buluttan üzerlerine kısır bir rüzgar geldi, onları helak etti. Hud ve onunla birlikte iman edenler kurtuldu. Mekke’ye geldiler ve ölünce­ye kadar orada Allah’a iman ettiler.

Hz. Hud, A’râf suresinde 65. ayette, Hud suresinde, 50, 53, 58, 60 ve 8. ayetlerde, Şuara suresinde de 124. ayet-i kerimede olmak üzere Kur’an-ı Kerim’de yedi defa anılmıştır.

Hz. Hud kavmini uyarıp korkutmaya, Allah’ın azabından sakındırmaya, Nuh kavmini uzun boylu ve güçlü bedenli olmak ve ekin ve davarları bol olan bir yerde ikamet etmek gibi Allah’ın nimetlerini hatırlatmaya, putlara ibadeti terk etmeye davete devam etti. Diğer taraftan Allah’ı tevhide, tevbeye, ibadete çağırdı ve Allah’a ortak koşmaktan sakındırdı.

Fakat kavmin büyük çoğunluğu davetini kabul etmeyerek onu yalanladı, onu beyinsizlikle suçladı. Buna sebep ise, Hz. Hud’un atalarından miras aldık­ları putlara ibadeti terk etmesi, yalnızca Allah’a ibadet etmesiydi.

Daha sonra işi ileriye götürerek onu delilik, ahmaklık ve bunaklıkla suçla­dılar. İlâhlarının onu fena çarptığını söylediler. Ancak o da bu ilâhlardan uzak olduğunu belirterek onlara meydan okudu ve zannettikleri gibi putlarının etki­si olduğu iddialarına alayla karşılık verdi. Yeryüzünde bulunan bütün canlıla­ra dilediği gibi tahakküm eden ve etkili olanın tek başına Yüce Allah olduğunu ilân etti. Eğer öğüdüne kulak verip dinlemeyecek olurlarsa Yüce Allah’ın ken­dilerini yok edip onlardan başka bir kavmi yerlerine getireceğini ve onlara pek yakında bir azabın isabet edeceğini hatırlatarak uyardı: “Gerçekten üzerinize Rabbinizden bir azap, bir gazap gelecektir.”

Hz. Hud’un kavmi isyan etti ve zorbalık tasladı. Onu yalanladılar, pey­gamber olduğunu doğrulamak ve onu desteklemek üzere gönderdiği Allah’ın ayet ve mucizelerini bile bile inkâr ettiler. Bununla beraber yine Hz. Hud, onla­rı sakındırmaya ve kurtuluşlarının çağrısına iman edip öğütleri gereğince amel etmelerine bağlı olduğunu hatırlatmaya devam etti. Bu ise kavminin azgınlığı­nı daha da artırdı. Nihayet Yüce Allah onları kısır rüzgârıyla mahvedip helak etti. Bu rüzgarı üzerlerine aralıksız olarak yedi gece ve sekiz gündüz boyunca musallat kıldı.

Yüce Allah, Hz. Hud’u ve onunla birlikte iman edenleri kendinden bir rahmet ile kurtardı. Hz. Hud, Âd’in helakinden sonra vefat edinceye kadar Hadramut de­nilen topraklarda yaşadı ve bu ülkenin doğu taraflarında Berahût vadisi yakınla­rında Terîm denilen şehirden iki merhale uzaklıkta defnedildi. İbni Cerîr, Hz. Ali’den Hz. Hud’un Hadramut denilen yerde kırmızı bir kum tepeciğinde gömülü olduğunu, başının yanında da bir sedir ağacı bulunduğunu rivayet etmektedir

“Biz, Âd kabilesine kardeşleri Hud’u gönderdik.” Bu ifadeye göre Hz. Hud onların dinde kardeşi olmayıp, kabileden yahut da insan türünden, onların cinsinden birisiydi. Yani melek cinsinden değildi. Böyle olmasının sebebi ise, sözü­nü daha iyi anlamaları, onun konuşma ve fiillerinden ürkmemeleri idi. Ayrıca, ahlâkı da dininin bilinen bir delili olsun, böylelikle de onlar onu tasdike daha bir yakın olsunlar diye kendi aralarından seçilmişti.

Hz. Hud, kavmine şöyle seslendi: Ey kavmim! Yalnızca Allah’a ibadet edin, O’nunla birlikte başka bir ilâha tapınmayın. Hiç Rabbinizden korkmaz mısınız? Üzerinde bulunduğunuz şirk ve masiyetten uzaklaşmayacak mısı­nız?

Bunun üzerine yani aralarında önderlerin, ileri gelenlerin büyük çoğun­luğu dedi ki: Bizler gerçekten seni hafif ve kıt akıllı görüyoruz. Çünkü sen kavminin dinini bırakıp bir başka dine yöneliyorsun. Onlar, “Seni beyinsizlik halinde görüyoruz” diyerek, beyinsizlikte ileri gitmiş olduğunu işaret etmek istemişlerdi. Diğer taraftan Hz. Nuh kavminin mele’inden farklı olarak bura­da mele’in küfür ile nitelendirilmiş olmasının sebebi, aralarında Mersed b. Sa’d gibi iman ettiği halde Müslüman olduğunu gizleyen kimselerin bulunmasıydı.

Onlar şöyle devam ettiler: Bizler senin âlemlerin Rabbi tarafından gönde­rilmiş bir peygamber olduğunu iddia etmen ve söylediğin sözlerinde Allah’tan peygamber olduğun iddiasında bulunman hususunda Allah’a yalan söyleyen bir kişi olduğunu zannediyoruz.

Hz. Hud ise onların ithamlarına aldırmayarak güzel bir edep ve üstün bir ahlâk ile şöyle cevap verdi: Bende bir beyinsizlik yani sapıklık ve ahmaklık yoktur. Yani ben gerçekten âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. O beni sizlere benimle beraber göndermiş olduğu ilâhî mükellefiyet­leri tebliğ edeyim diye gönderdi. Ben sizi kendisine davet ettiğim hususlarda size öğüt veren birisiyim. Size tebliğ ettiğim hususlarda güvenilir bir kimse­yim. Ben Allah’a yalan söylemem. İşte peygamberlerin sıfatı bunlardır: Tebliğ, öğüt vermek ve güvenilir olmak.

Allah’ın size, sizi Allah’ın günleriyle ve ona kavuşmakla korkutmak üzere içinizden bir peygamber göndermesine hayret etmeyin. Aksine bu lütfuna kar­şılık Allah’a hamdetmelisiniz. Yüce Allah’ın, “…diye mi hayret ediyorsunuz?” buyruğu şu takdirdeki hazfedilmiş bir ifadeye atfedilmiştir: Sizler Allah’ın, ce­zası ile uyarıp korkutmak ve azabından sakındırmak için aranızdan bir kişi va­sıtasıyla size öğüt vermesi ve hatırlatması için vahyini indirmesinden hayrete mi düştünüz ve bunu yalanlıyor musunuz?

Allah’ın üzerinizdeki lütfunu ve nimetini hatırlayınız; çünkü o sizi Nuh kavminin mirasçıları kılmış, sizlere kendi hemcinslerinize göre benzerleriniz­den daha ileri derecede uzun boy ve güçlü bir beden vermiştir.

Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini, size olan lütuflarını hatırlayın. Ona ihlâsla ibadet etmek ve ona ortak koşmayı terk etmek suretiyle bu nimetlere kar­şılık ona şükredin ki, ebedî nimetleri ve cennetleriyle umduğunuza nail olası­nız.

Ancak kavmi ona isyanda direterek şu sözleriyle cevap verdiler: Sen bize yalnızca Allah’a ibadet edip O’nu tazim edelim, diğer taraftan atalarımızın üzerinde gittiği yol olan putları birlikte ortak edinmeyi terk edelim diye mi gel­din? Yani onlar Hz. Hud’un çağrısını inkâr ettiler. Yalnızca Yüce Allah’a ibadeti uzak bir şey kabul ettiler. Atalarının dinine bağlı kalarak putları O’nunla bir­likte ortak edinmeyi sürdürdüler, terk etmeyi uzak bir şey gördüler. Çünkü içinde bulundukları durumu ve ortamı seviyor ve atalarının tuttukları dine alışmış bulunuyorlardı.

Hz. Hud’a karşı azgınlıklarını, inat ve inkârlarını daha da artırdılar. Hat­ta ahmaklıkta, meydan okumakta aşırıya gittiler ve ona imanı terk etmelerine ceza olarak üzerlerine azabın indirilmesini şu sözleriyle istediler: “Öyleyse şa­yet doğru söyleyenlerden isen, tehdit ettiklerini getir bize!” Yani eğer sen bu teh­didinde doğru söyleyen bir kimse isen, haydi üzerimize azabın indirilmesini çabuklaştır.

Hz. Hud onlara şöyle cevap verdi: İşte bu sözlerinizi söylediğinizden dolayı Rabbinizden azap, gazap ve rahmetinden kovulmayı hak ettiniz. Böylece size vacip oldu yahut artık bu azap üzerinize inmiş bulunuyor. Bununla beklenen azabın gelmesi artık kaçınılmaz olduğundan bizzat meydana gelmiş gibi ifade etmiş oldu. Onlara gelen azap oldukça hızlı esen, uğuldayan ve fırtınalı bir rüz­gârdı. Bu rüzgâr insanları kaldırıp yere fırtalıyordu. “Sanki onlar kökten sökülmüş hurma kütükleri idiler.” (Kamer, 54/20).

Sizlerin ve atalarınızın ilâh diye adlandırdığınız bu putlar hususunda be­nimle tartışır mısınız? Halbuki bu putların faydası da yok zararı da yok. Allah onlara ibadete dair herhangi bir belge yahut delil de indirmiş değildir.

Daha sonra onları, “Bekleyin öyleyse. Şüphesiz ben de beraber bekleyen­lerdenim” sözleriyle tehdit etti. Yani haydi siz de, “Tehdit ettiklerini getir bize” sözünüzle istemiş olduğunuz Allah’tan gelecek oldukça çetin azabın inişini bekleyiniz. Ben de sizinle birlikte o azabın size inişini bekleyenlerden birisi­yim.

Nitekim onlara azap indi; Allah Hz. Hud’u ve onunla birlikte iman edenle­ri büyük rahmeti ile kurtardı. Kâfirleri kökten imha etti, Allah’ın ayetlerini in­kâr edenlerin kökünü kesti. Çünkü onlar Yüce Allah’a iman etmediler. Allah’ın ayetlerini yalanladılar. İşte bunlar azap edilmeyi gerektiren iki niteliktir. Bun­lar ise Allah’ın ayetlerini inkâr etmek, küfürde bulunmak ya da iman etme­mektir.

Azap, başka ayet-i kerimelerde de belirtildiği gibi oldukça şiddetli esen rüzgâr ve fırtınalarla olmuştu: “Âd kavminde de (ibretler vardı); hani biz onla­rın üzerlerine kısır (hayırsız, bereketsiz) rüzgârı göndermiştik. O rüzgâr neye uğradıysa yerinde bırakmıyor ve mutlaka onu atıp kül gibi ediyordu.” (Zâri-yât, 51/41-42); “Âd kavmine gelince, onlar da uğuldayan bir rüzgâr ve azgın bir fırtına ile helak edildiler. O rüzgârı onlara yedi gün ve sekiz gece aralıksız mu­sallat kıldı. O kavmi orada (veya o süre içinde) yıkılmış görürdün. Sanki onlar içleri boşalmış hurma kütükleriydi. Şimdi onlardan geriye kalan kimse görüyor musun?” (Hakka, 69/6-8). İşte onlar isyanda diretip azgınlaşınca, Allah da on­ları şiddetli bir rüzgâr ile helak etti. Öyle ki bu rüzgâr onlardan birisini kaldı­rıyor, yükseltiyor, sonra da başı üzere yere bırakıyordu. Başı da gövdesinden ayrılıyordu: “Her şeyi helak ederdi, Rabbinin emriyle; onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oluverdi. Günahkârlar topluluğunu böyle cezalandırı­rız.” (Ahkâf, 46/25).

Onların azgınlık ve inatlarının bir belirtisi de putlara ibadet etmeleri in­sanlara zulmetmeleri, güç ve kuvvetleriyle gururlanıp böbürlenmeleriydi: “Ad kavmine gelince, onlar haksız yere yeryüzünde büyüklük tasladılar ve güç itibariyle bizden daha üstün kim vardır, dediler.” (Fussilet, 41/15). Her yerde fayda­sız yere oldukça büyük binalar yaptılar. Bunun üzerine Hz. Hud onlara sitem etti ve şöyle dedi: “Siz her yüksek yerde eğlenmek için yüksek binalar mı yapar­sınız? Ebedî kalırsınız ümidiyle su mahzenleri (veya köşkler) mi edinirsiniz? Alıp yakaladığınız zaman da zorbaca yakalarsınız. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara, 26/128-131); “Ey Hud! Sen bize apaçık bir mucize getirmedin. Biz senin sözün üzere tanrılarımızı terk edecek değiliz. Sana inanan kimseler de değiliz” dediler. Biz ancak sana şunu deriz: Bazı ilâhlarımız seni fe­na çarpmış.” (Hud, 11/53-54) Yani senin delirmene sebep olmuş.

Advertisements