37

٣٧

وَمَنْ يَهْدِ اللّهُ فَمَالَهُ مِنْ مُضِلٍّ اَلَيْسَ اللّهُ بِعَزيزٍ ذِى انْتِقَامٍ

(37) ve mey yehdillahü fema lehu mim mudillin e leysellahü bi azizin zintikam
Allah kime de hidayet verirse artık onu saptıracak yoktur Allah güçlü ve intikam sahibi değil midir?

(37) And such as Allah doth guide there can be none to lead astray. Is not Allah Exalted in Power, (Able to enforce His Will), Lord of Retribution?

1. ve men : ve kim, kimse
2. yehdi : hidayete erdirir
3. allâhu : Allah
4. fe : böylece, artık, o zaman
5. : yoktur
6. lehu : onun için
7. min : den
8. mudıllin : dalâlete düşüren
9. e leyse : değil mi
10. allâhu : Allah
11. bi : ile, … e
12. azîzin : azîz, yüce ve üstün
13. zîntikâmin (zî intikâmin) : intikam sahibi


AÇIKLAMA

“Allah hakkında yalan uydurandan ve kendisine gelen doğruyu yalan­layandan daha zalim kim olabilir?” Bu, müşrik kâfirlerin işlediği en çirkin fiillerden bir diğeridir. Şöyle ki; onlar Allah’a ve hakkı söyleyeni -ki o, Hz. Peygamber’dir- yalanlıyorlar. Burada ifade edilmek istenen şudur: Allah hakkında yalan uyduran, O’nun çocuğu veya ortağı yahut arkadaşı bulun­duğunu ve bunun, Allah’ın emri bulunmaksızın bir kısım haram ve helâl sınırları çizdiğini iddia eden, aynı zamanda Rasulullah (s.a.)’ın getirdikle­rini, yani insanlara yapılan tevhid çağrısını ve onlara emredilen farizaları tebliğ edip dinin yasakladığı şeylerden sakındıran ve kendilerine ilettiği, öldükten sonra dirilme ve hesaba çekilme konusundaki haberleri yalanla­yan kimselerden daha zalimi yoktur.

Zira böyle yapanlar, iki yönden de batıl bir yola sapmış olmaktadırlar: Birincisi Allah Tealâ’yı, ikincisi de -kendisinin peygamberlik iddiasında doğru sözlü olduğunu gösteren kesin deliller bulunduğu halde- Rasulullah (s.a.)’ı yalanlamak.

Bunun ardından Yüce Allah onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: “Cehennemde kâfirler için bir yer yok mudur?” Evet. Yani geniş olan cehennem ateşi, o kâfirler için bir kalma yeri değil midir? Bu ifadede kâfir­lerin yalanının ve yalanlamasının sebebi hakkında bir uyarı da vardır; bu sebep “küfür”dür. Bu ayetin manası şudur: Onların işlediği kötü amellerin karşılığı olarak kendilerine cehennemde çekecekleri azap yetmez mi? Bu cümle olumsuzluk değil, takrir ve olumluluk anlatan bir soru cümlesidir.

Daha sonra bu tehdidin ardından, gelen mesajı doğruluyanların (müminlerin) müjdesi yer almakta ve Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Doğruyu getirene ve onu doğrulayanlara gelince, işte onlar muttakilerdir.” Yani doğruyu ve hak sözü getirene -ki O, peygamberlerin sonuncu­su ve önderi olan Hz. Muhammed’dir- ve onu tasdik edip, kendisinin Allah Tealâ tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna iman eden; Kur’an’ın, Allah kelâmı, her şeyin açıklayıcısı ve bütün beşer için hayır ve saadet olduğuna yakinen inanan müminlere gelince, işte onlar Allah’tan sakınanlar, şirkten kaçınan ve putlardan teberri eden (yüz çeviren) kimselerdir.

Bunların göreceği karşılık ise şudur: “Rablerinin yanında onlara diledikleri her şey var. İşte güzel davra­nanların mükâfatı budur.” Yani bunlara cennette gözün görmediği, kulağın işitmediği, insanın aklına hayaline gelmeyen nimetlerin yanısıra, cennet­lerde Rablerinin katında istedikleri, derecelerin yükseltilmesi, kendileri­ne gelecek zararını def edilmesi, kötülüklerinin örtülmesi gibi hususlar da onlara verilecektir. İşte bu, onların amellerinin mükâfatıdır. Burada ge­çen “ihsan”, Buhari ve Müslim tarafından Hz. Ömer’den, onun da Hz. Peygamber’den nakli olarak rivayet edilen sahih bir hadiste geçtiği gibi, “Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmesen de, O seni görmektedir.”

Bu mükâfatın sebebine gelince; “Çünkü Allah onların yaptıklarının en kötülerini (bile) örtecek ve onla­rı, yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracak.” Allah onlara, yaptıkları amellerin kötülerini örteceğini ve kendilerini, işledikleri amellerden dolayı en güzel şekilde mükâfaklandıracağını, kötülüklerine karşılık kendilerini cezalandırmayacağını vaad etmiştir. Allah Tealâ, onların işlediklerinin en kötüsünü bağışlayacağına göre, daha az kötü olanları ise haydi haydi bağış­layacaktır. Onların işledikleri güzel şey, Allah Tealâ indinde “en güzel’dir.

“Çünkü Allah… örtecek” kavl-i ilâhisi, onlardan azabın en mükemmel tarzda düşeceğine delâlet eder.

Daha sonra Yüce Allah, dünyada, kendileri için önemli olan hususlar­da Zât-ı ilâhisinin müminlere yeteceğini ve onları, korktuklarından emin kılacağını bildirmektedir:

“Allah, kuluna kâfi değil mi?” Yani Allah Tealâ, kendisine kulluk ve tevekkül edene kâfidir. O, bu kimseden, belâ ve musibetleri savar ve arzu edilen her şeyi ona verir. Şu ayette de aynı husus vurgulanmaktadır: “On­lara karşı Allah sana yeter.” (Bakara, 2/137).

Ayette soru ifadesinin kullanılmasının maksadı, ayette anlatılan husu­sun benliklere iyice yerleştirilmesi ve Allah Tealâ’nın, kullarına kâfi olduğu­na, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği tarzda en beliğ ve açık şekilde işaret et­mektir. Çünkü Allah Tealâ’nın, her malûmu bildiği, her mümküne kadir ol­duğu ve her ihtiyaçtan müstağni olduğu sabittir. Şu halde O, kullarının ih­tiyaçlarını bilir ve bunları gidermeye kadirdir. O, cimri ve muhtaç değildirki cimriliği ve haceti, kulunun istediğini ona ihsan etmesine engel olsun.

Buradaki “kul”dan maksat, Hz. Peygamber ve kulların bütünüdür. Bunun delili ise ayette geçen “abdehû” kelimesinin çoğul olarak “ibâdehû” tarzında da okunmuş olmasıdır. Tirmizi, Nesâî ve İbni Ebî Hâtim’in riva­yet ettiğine göre, Fedâle b. Ubeyd Ensârî (r.a.), Hz. Peygamber’in şöyle bu­yurduğunu işitmiştir: “Ne mutlu o kimseye ki, İslâm’a hidayet edilmiştir ve geçimi, ihtiyacına yetecek kadardır ve o da buna kanaat eder.”

“Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar.” Yani Ey peygamber! O müşrikler seni, Allah dışında dua ettikleri putlar ile korkutup tehdit edi­yorlar. Böyle yapmaları onların cehalet ve dalâletlerinin bir göstergesidir. Sen onların, seni korkuttukları tanrılarından ve askerlerinden korkma! Zi­ra Allah seni, sana zarar verecek şeylerden korur. Onların ilâhlarının ne fayda, ne de zarar verecek gücü vardır. Daha önce de gördüğümüz gibi bu ayetin nüzul sebebi şudur: Müşrikler Hz. peygamber (s.a.)’i, putların kedi­sine zarar vereceğini söyleyerek korkutmuşlar ve şöyle demişlerdi: “Sen bi­zim ilâhlarımız hakkında kötü söz mü söylüyorsun? İyi bil ki, şayet onları ağzına almaktan vazgeçmezsen, sana bir kötülük dokunacak. Hz. Peygam­ber, Hâlid (r.a.)’i, Uzza’yı kırmaya gönderdiği zaman da bu puta hizmet eden müşrik ona şöyle demişti: “Ondan sana bir zarar gelmesinden korkarım. Zira onun, önüne geçilemeyecek bir gücü vardır.” Bunun üzerine Hâlid (r.a.), baltayı eline alarak onun yüzünü parçaladı, sonra da dönüp gitti.

Bu ayet, Allah Tealâ’nın, peygamberini kötülükten koruduğunun ve hem O’na, hem de tabilerine din ve dünya işlerinde kâfi olduğunun delili­dir. Şu halde Allah Tealâ kuluna kâfi olduğuna göre, O’ndan başkasıyla korkutma yoluna gitmek, abes ve batıl bir durumdur.

Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin tehditlerini iptal etmek ve onla­rın cehaletlerini ortaya koymak üzere, ne denli büyük bir kudret ve hü­kümranlığın sahibi olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Allah kimi saptırırsa, artık onu yola getiren olmaz. Allah kime de yol gösterirse, artık onu saptıran olmaz.” Yani kötülüğü, fışkı ve isyanı sebebiy­le kimin dalâlette olacağı ilâhî kazayla hak olmuşsa, artık ona, kendisini esenliğe götürecek ve dalâletten çıkaracak bir yol gösterici bulunmaz. Kim de istidadı sebebiyle iman ve mutluluğa Yüce Allah tarafından muvaffak kılınmışsa, artık onu saptıracak birisi asla söz konusu olamaz. Dolayısıyla Onun lütfunu geri çevirecek, ya da Onun muradına engel olacak herhangi bir güç yoktur. Bu sebeple Yüce Allah, Kureyş kâfirlerini şöyle buyurarak tehdit etmektedir:

“Allah, mutlak galip ve intikam alıcı değil midir?” Yani Allah, her şeye galip ve kahredici, kendisine isyan edenlerden, şiddetli azap ile intikam alan değil midir? O, kuvvetli ve hamiyet sahibi yüceler yücesidir. Yüceliği­ne dayanana ve kapısına sığınana haksızlık edilmez. Zira O, kuvvet sahibidir, kendisinden daha kuvvetli bir varlık olmadığı gibi, kendisine karşı kâ­fir olan, kendisine şirk koşan ve elçisine karşı inatla direnen kimselerden intikam alma konusunda O’ndan daha şiddetlisi de yoktur.

Kısacası, bu ayet müminler için bir müjde, Kureyş kâfirleri ve benzer­leri için de bir tehdittir.