22

    RevelationCuzPageSurah
    102 18351 Nur(24)

٢٢

وَلَا يَاْتَلِ اُولُواالْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ اَنْ يُؤْتُوا اُولِى الْقُرْبى وَالْمَسَاكينَ وَالْمُهَاجِرينَ فى سَبيلِ اللّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّهُ لَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَحيمٌ

(22) ve la ye’teli ülül fadli minküm ves seati ey yü’tu ulil kurba vel mesakine vel mühacirine fi sebilillahi vel ya’fu velyasfehu e la tühibbune ey yağfirallahü leküm vallahü ğafurur rahiym
sizden fazilet ve servet sahibi olanlar vermekte kusur etmesinler akrabalara yoksullara Allah yolunda hicret edenlere affetsinler, bağışlasınlar Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah Bağışlayan Merhamet sahibidir

(22) Let not those among you who are endued with Grace and amplitude of means resolve by oath against helping their kinsmen, those in want, and those who have left their homes in Allah’s cause: let them forgive and overlook, do you not wish that Allah should forgive you? For Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.

1. ve lâ ye’teli : ve kusur etmesin, yemin etmesin
2. ulu el fadlı : fazilet sahipleri
3. min-kum : sizden, içinizden
4. ve es seati : ve varlıklı
5. en yu’tû : vermeleri
6. uli el kurbâ : yakınlık sahipleri, akrabalar, yakınlar
7. ve el mesâkîne : ve miskinler, yoksullar
8. ve el muhâcirîne : ve muhacirler, hicret edenler
9. fî sebîlillâhi (sebîli allâhi) : Allah’ın yolunda
10. vel ya’fû (ve li ya’fû) : ve affetsinler
11. vel yasfehû (ve li yasfehû) : ve vazgeçsinler, hoş görsünler
12. e lâ tuhıbbûne : sevmez misiniz
13. en yagfirallâhu (yagfire allâhu) : Allah’ın mağfiret etmesini
14. lekum : sizin için, size, sizi
15. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah
16. gafûrun : mağfiret edendir
17. rahîmun : rahîmdir, rahmet nuru gönderendir, Rahîm esmasıyla tecelli edendir


AÇIKLAMA

Bu ayet, Cenab-ı Hakk’ın nebisinin hanımı olan Hz. Aişe’nin ve Peygamberin namusunu korumak üzere münafıklardan olan iftira ve bühtancıların yaptıkları ithamlardan Hz. Aişe’yi akladığı ayetlerdir.

“O iftira haberini getirenler içinizden küçük bir gruptur.” Yani o yalan ve iftira olan haberi getirenler bir veya iki kişi değildir. Hz. Aişe hakkında bu iftirayı münafıkların lideri Abdullah b. Übeyy’in liderliğindeki içinizden bir gu­rup getirmiştir. Bu yalanı uyduran ve küçük bir gurupla anlaşan odur. Bunlar bu haberi nakletmeye ve insanlar arasında yaymaya başladılar. Nihayet bu haber müslümanlardan bir kısmının zihinlerine girdi. Bunu konuşmaya başladılar. Bu haberin yaygınlaşması bir aya yakın sürdü. Nihayet ayet nazil oldu. Ayette geçen “usbe” tabiri bunların küçük bir gurup olduğunu işaret etmektedir. Cenab-ı Hakk’ın “minküm (sizden)” ifadesi “Ey müminler sizin içinizden” demektir. Çünkü Abdullah b. Übeyy,  zahiren mümin bilinen kimseler cümlesindendi.

“Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın. Bilakis bu durum sizin için bir hayırdır.” Yani ey Ebu Bekir ailesi! Ey bu yalan haberden rahatsızlık duyan ve üzülen müminler! Bu hitabın delili Cenab-ı Hakk’ın “minküm (=içinizden)’ ifa­desidir. Bu olayın sizin için bir şer ve kötülük olduğunu zannetmeyin. Bilâkis bu olay büyük sevap kazanmanız, Allah’ın müminlerin annesi Hz. Aişeye ver­diği önemi ortaya çıkarması ve onun suçsuzluğu hakkında kıyamete kadar okunacak Kur’an ayetleri indirmesi sebebiyle dünya ve ahirette sizin için ha­yırlara vesiledir.

“Onlardan her birine ait elde ettiği günah vardır.” Bu mesele hakkında ile­ri geri konuşan ve müminlerin annesi Hz. Aişe’ye zina ithamında bulunan her­kes için bu konuya daldığı kadar büyük bir azap yahut girdiği kadar ceza var­dır.

“Onlardan günahın en büyüğünü yüklenen kimseye de büyük bir azap var­dır. ” Münafıklardan bu günahın büyük bir kısmını yüklenen kimse -çoğunlu­ğun görüşüne göre bu kişi Abdullah b. Übeyy’dir- dünya ve ahirette büyük bir azaba lâyıktır. Zira bu haberi ilk uyduran odur. Ya da bunu düzenleyen, bu de­dikoduyu üreten, yayan ve sağa sola duyuran odur. Şerrin çoğu ondan çıkmış­tır. Dünyadaki azabı münafıklığının ortaya çıkması ve toplumdan dışlanmasıdır. Ahiretteki azabı ise cehennemin en alt tabakasında olmaktır.

Denilmiştir ki: Bundan murad Hassan b. Sabit’tir. İbni Kesir şöyle demek­tedir: Bu garip bir sözdür. Sahih-i Buharı’de bunun irad edilmesine delâlet eden bir ifade olmasaydı, bu lüzumsuz bir söz olurdu. Zira Hassan b. Sabit fazi­letleri, menkıbeleri ve özellikleri olan bir sahabidir. En güzel özelliği şiiriyle Peygamberimiz’i (s.a.) müdafaa etmesidir. Peygamberimiz’in (s.a.) kendisine: “(Müşriklere) hücum et. Cebrail seninle beraberdir, “buyurmuştur. Daha sonra Cenab-ı Hak Hz. Aişe (r.a.) kıssasıyla ilgili kötü sözlere dalan müminlere edep dersi verdi. Ve onlara dört ayrı konuda ihtarda bulundu.

1-“Bunu -bu iftirayı- işittiğiniz zaman mümin erkeklerin ve mümin kadınların kendiliklerinden hüsnü zanda bulunmaları ve ‘Bu apaçık bir iftiradır.’ demeleri gerekmez miydi?” İftiracıların Hz. Aişe hakkındaki sözlerini işittiğiniz zaman insanı hüsnü zanna sevk eden imanın gereğiyle amel ederek Hz. Aişe hakkında hüsnü zanda bulunsaydınız ya! Onun suçsuzluğunu ilân ederek açıktan: “Bu apaçık bir iftiradır,” yani müminlerin annesine yapılan gayet açık bir bühtan, uydurma, yalan bir haberdir.” deseydiniz ya! Çünkü meydana gelen olay Hz. Aişe’nin öğle vaktinde bütün ordunun gözleri önünde Safvan b. Muattal’in bineği üzerinde gelmesi sebebiyle şüpheli bir olay değildi. Rasulullah (s.a.) onlarla beraber her kötülüğü keşfeder, her şüpheyi reddederdi. Eğer bu olayda bir şüphe olsaydı bu olay bu kadar açık olmazdı. Bilakis -olması takdir edilseydi- gizli ve kapalı olurdu.

Bu muazzam bir edeptir. İman lafzıyla tasrih edilmesi müminin müminlere sadece hüsnü zan etmesi gerektiğine delâlet etmektedir.

2- “Bu olay için dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki bu şahitleri getiremediler, o halde o kimseler Allah nezdinde yalancıların ta kendileri­dir.” Onlar getirdikleri bu haberin sabit olduğuna ve onların söylediklerinin doğruluğuna ve Hz. Aişe’ye isnat ettikleri bu fiili bizzat gördüklerine tanıklık edecek dört şahit getirselerdi ya! Bu töhmeti ispat etmek için şahit getirmedikleri zaman onlar Allah’ın hükmünde yalancı ve facir kimsedirler. Bu ayet bu iftirayı nehyeden, zecreden ayetlerdendir.

3- “Eğer dünya ve ahirette sizin üzerinizde Allah’ın lütfü ve merhameti olmasaydı, yaydığınız fitne yüzünden size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.” Şayet dünyada tevbeye mühlet vermek dahil çeşitli nimetlerle Allah size lütufta bulunmasaydı, ahirette ise af ve mağfiretle rahmet etmesi olmasaydı, bu daldığınız iftira olayı sebebiyle sizi derhal cezalandırırdı. Bu ayet de zecr ve nehiy ayetlerindendir. Buradaki “levlâ” edatı başkasının varlığı sebebiyle bir şe­yin imkânsız olduğunu beyan etmek içindir.

4- “Siz o iftirayı dilinize dolamıştınız. Hakkınızda hiç bilginiz olmayan şeyi ağzınızla söylüyor ve bunu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysa bu Allah katında büyük bir günahtır.” Eğer sizin üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı iftira olayını dilinize doladığınız ve bunu birbirinize sorduğunuz zaman ve bu konuda çok konuşup bilmediğiniz konu hakkında söz söylediğiniz zaman size mutlaka azap dokunurdu. Siz bunu basit ve önemsiz zannetmiştiniz. Halbuki bu Allah’ın şeriatında ve hükmünde büyük ve önemli bir iştir. Peygamber ailesi çirkin fuhuşla lekelendiği için bu büyük günahlardandır.

Buharî ve Müslim’in Sahihindeki bir hadis-i şerifte: “Kişi Allah’ın gazabına sebep olacak bir kelime söyler, bu kelimenin nereye ulaşacağını bilmez. Bu kelime sebebiyle cehennemde yerle gök arasından daha derin bir mesafeye yu­varlanır.” buyurulmuştur. Bir rivayette ise: “Kişi bu kelimeye önem vermez.” buyurmuştur.

Bu ayet de nehiy ve zecr ifade eden ayetlerdendir. Allah onları üç günahı işlemekle tavsif etmiş ve büyük azabın dokunmasını bu günahlara bağlamıştır.

Üç günahlar şunlardır:

Birincisi: İftirayı dillerine dolamaları. Yani bu iftira hakkında araştırmaya önem vermemeleri, sadece rastgele dinlemekle kalmayıp bunu yaygınlaştır­man, birbirinden alıp yaymaları.

İkincisi: Kesin bilmedikleri ve delilleri bulunmayan bir şey hakkında konuşmaları. “Kesin bilgin olmayan bir hususta konuşma.” (İsra, 17/36). Bu ayet rivayete benzemektedir: “Kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar.” (Âli-imran, 3/167).

Üçüncüsü: Bu hadise Allah nezdinde büyük günah olup şiddetli cezayı gerektirdiği halde bunu küçümsemeleri.

Bu da şu üç noktaya delâlet etmektedir:

a) Cenab-ı Hakkın “Bu Allah nezdinde büyüktür.” ayetine binaen kazfin ima iftirasında bulunmanın büyük günahlardan oluşu.

b) Cenab-ı Hakkın “Halbuki siz bunu önemsiz zannediyorsunuz.” ayetinin masiyetin büyüklüğü onu işleyenin zan ve kanaatiyle değişmez. Belki de onu işleyen onun büyüklüğünü bilmeyebilir.

c) Her haram olan şeyde mükellefin belki de büyük günahlardan olabilir harama yönelmeyi büyük bir masiyet sayması gerekir.

5- “Bu iftirayı işittiğiniz zaman: “Bu şekilde konuşmak bize yakışmaz. Bu büyük bir iftiradır.” demeniz gerekmez miydi?” Bu ayet bu konudaki itiabı insanlara öğretmektedir. Hüsnü zan etmek şeklindeki birinci emirden sonra bu diğer bir edep dersidir. Mana şöyledir: Siz yakışık almayan kötü sözü işittiğiniz zaman şöyle demeliydiniz: Bunun gibi bir sözü ağzımıza almamız, Rasulullah’ın (s.a.) şerefini incitecek bir mevzuya dalmamız ve bunu bir kimseye anlatmamız bizim için uygun değildir, doğru değildir. Bu bize helâl değildir. Zira bunun hiçbir delili yoktur. Hâşâ, Allah’ın Rasulü’nün hanımı için bu sözü söylemekten Allah’ı tenzih ederiz. Yani biz bu işin büyüklüğünden hayrete düşüyoruz. Allah peygamberinin hanımını facire, zinakâr kılmaktan münezzehimdir. Bu büyük bir iftiradır, günah dolu bir uydurmadır. Hz. Peygamber’e eziyet vermektir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Allah’a ve Rasulüne eziyet edenleri Aldünyada da ahirette de lânetlemiştir.” (Ahzab, 33/57).

Her ne kadar küfrün nefrete sebep olmaması sebebiyle Hz. Nuh ve Hz. Lût’un hanımlan gibi peygamber hanımlannın kâfir olmaları caiz olsa da faci­re. zinakâr olması caiz değildir. Çünkü bu nefret ve aşağılamak için en büyük sebeplerdendir.

Kısaca: Peygamberimiz’e (s.a.) eziyette bulunmak anlamına geldiği için ikil ve din bu gibi konulara dalmayı yasaklamaktadır. Yine işledikleri büyük günahı ve dillerine doladıkları son derece hayret ve şaşkınlığa sebep olan bu iftiraya karşılık o iftiracı ve ithamcılann cezalandırılmamasını da anlamsız olur.

6- “Allah, eğer siz gerçekten mümin iseniz, böyle bir günaha ebediyyen dönmemenizi öğütler.”

Bu ayet de nehiy ve zecr ayetlerinden biridir. Allah müminleri tekrar böyle bir davranışa dönmekten sakındırıyor. Yani Allah sizden asla buna benzer bir davranış meydana gelmesin diye tehdit ve ihtarla yasaklıyor. Yani gelecekte siz sağ ve mükellef olduğunuz müddetçe böyle bir harekette bulunmayın. Eğer siz Allah’a ve O’nun şeriatine iman edenlerden, Rasulüne ta’zim edenlerden, O’nun emrine uyan ve nehyinden sakınan kimselerden iseniz, sizin bu gibi bir davranışa tekrar dönmemeniz için size bu gibi nasihat ve uyarılarla öğütte bulunmaktadır.

“Allah size ayetlerini açıklıyor. Allah her şeyi gayet iyi bilendir, sonsuz hik­met sahibidir.” Allah size şer’î hükümleri, dinî ve içtimaî edepleri açıklıyor. Allah kullarını ıslah edecek şeyleri gayet iyi bilir, onların durumlarından haber­dardır. Herkese yaptığı amelinin karşılığını verir. Şeriatında ve takdirinde, mahlûkatının işlerinde, dünya ve ahirette kullarının saadetini gerçekleştirecek emir ve nehiyleri vermek hususunda sonsuz hikmet sahibidir.

7- “İman edenler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere dünya ve ahirette acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

Bu, kötü bir söz duyan kişinin takınacağı üçüncü bir edeptir. Ayetin mana­sı şudur: Kasıtlı, isteyerek ve severek hayasızlığı yayanlar, müminlerin toplu­luğunda zina haberlerinin yayılmasını ve hayasızlığın yaygınlaşmasını arzu edenler için dünyada acıklı bir azap -yani kazif haddi- ahirette ise cehennem azabı vardır. Allah her şeyin gerçek yönünü gayet iyi bilir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz. Kalplerde olan sırları gayet iyi bilir. Her şeyi O’na havale edin ki irşad edilesiniz. Sizler bilginizin eksikliği, eşyayı tanıma eksikliği ve sadece karine ve emarelere dayanmanız sebebiyle bu gerçekleri bilmezsiniz.

İmam Ahmed, Sevban’dan (r.a.) Peygamberimiz’in (s.a.) şu hadis-i şerifini nakletmektedir: “Allah’ın kullarına eziyet etmeyin. Onları ayıplamayın. Onla­rın kusurlarını araştırmayın. Çünkü kim müslüman kardeşinin kusurlarını araştırırsa Allah da onun kusurlarını ortaya koyar, hatta onu kendi evinde rezil eder.”

Rasulullah (s.a.) Abdullah b. Übeyy, Hassan ve Mistah’a celde vurdu. Safvan Hassan’a vurmak üzere oturdu. Kılıçla bir defa vurdu. Hassan’ın gözü kör oldu.

Bu eğitici edebin derin anlamı vardır. Zira bir toplumda hayasızlığın yaygınlaşması ve insanların bu suçu işlemeleri hususunda cür’et verir, bu fiili ko­layca işlemelerine sebep olur.

Bu ayet sadece hayasızlığın yaygınlaşmasını arzu etmenin bile azaba uğ­ramak için yeterli olduğuna delâlet etmektedir. Hayasızlığı fiilen yayanlar ise daha şiddetli cürüm, günah ve cezaya maruz kalmaktadır. Hayasızlığın yayıl­masını arzu etmenin kaynağı kin ve nefrettir. İnsanların yaşadıkları düzenli­lik, istikrar, sevgi ve kaynaşmaya karşı kıskançlık yapmak ve insanlara karşı böbürlenmektir. Abdullah b. Übeyy gibi kin ve haset dolu kişiler de bu şereftir diye bu güzel toplumun temel direklerini kemirmeye ve onun şerefini düşürme­ye, ırz ve şerefine dil uzatmaya çalışırlar.

8- “Ya üzerinizde Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve çok merhametli olmasaydı?”

Yani eğer ilâhî lütuf ve rahmet olmasaydı başka bir durum olurdu. Hazfedilmiş olan cevap şöyledir: Helak olurdunuz yahut Allah size azap eder ve sizi kökten yok ederdi. Fakat Allah Tealâ kullarına karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir. Bu olaydan dolayı tevbe edenlerin tevbelerini kabul etmiş, hayırlı olan yola irşad etmiş, en sağlam yolu göstermiş, sapma yönünde devam etmenin tehlikesinden sakındırmış, bu çirkin fiilin yani peygamber ailesinin ırzına dil uzatmanın tehlikesini beyan etmiştir. Dolayısıyla hamd ve minnet sadece O’na mahsustur.

Bu sebeple Cenab-ı Hak bundan sonraki ayette şeytanın vesveselerine uy­maktan sakındırmıştır:

9- “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımla­rına uyarsa şüphesiz ki şeytan o kimseye mutlaka hayasızlığı ve kötülüğü emreder. ” Ey Allah’a ve Rasulü’ne inanıp onları tasdik edenler! Şeytanın yollarında yürümeyin, şeytanın vesveselerine tesirlerine ve emrettiği şeylere, iftiraya, iman edenler arasında hayasızlığı yayma tekliflerine kulak vermeyin. Çünkü kim şeytanın vesveselerine uyarsa, onun izini takip ederse kaybeder, hüsrana uğrar. Çünkü şeytan sadece hayasızlığı (son derece çirkin olan şeyleri) ve münkeri (yani şeriatın inkâr ettiği, haram kıldığı ve aklın çirkin görüp nefret ettir­diği) şeyleri emreder. Dolayısıyla hiçbir müminin şeytana uyması doğru değildir. Bu ifade açık bir uyarı ve nefret ettirme ifadesidir.

Allah Tealâ her ne kadar bu ayette şeytanın vesveselerine tabi olmaktan nehyetmişse de bu nehiy bütün mükelleflere aittir. Bunun delili “Kim şeytanın adımlarına uyarsa şüphesiz ki şeytan o kimseye mutlaka hayasızlığı ve kötülü­ğü emreder.” ayetidir. Dolayısıyla bütün mükellefler bundan men edilmişlerdir. Müminlerin özellikle zikredilmesinin hikmeti iftiracıların durumuna benzeme­mek için masiyeti terk etmek hususunda onların daha titiz davranmaları için­dir.

“Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen temize çıkamazdı.” Bu tekrar kullara olan ikram ve nimeti te’kit etmek içindir. Ayetin manası şudur: Allah günahları silip süpüren tevbeye muvaffak kılmak suretiyle nimetlerle ve bol rahmetle sizin üzerinize lütufta bulunmasaydı, kimseyi gü­nahından temizlemezdi; şirk, fücur ve çirkin ahlâk hastalıklarından kurtarmaz, sadece derhal ceza verirdi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah zulümleri sebebiyle insanları muaheze edecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı.” (Nahl, 16/61). Razî diyor ki: Mümin dinde “salih” kişi olma husu­sunda Allah Tealâ’nın rızasını kazanacak dereceye ulaşınca “zekî (temizlenmiş)” olarak adlandırılır.

“Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi gayet iyi işiten ve gayet iyi bilendir.” Sonsuz kudret ve hikmet sahibi olan Allah Tealâ, Hassan, Mistah ve iftira kıssasına adı karışan diğer kimselerin tevbelerini kabul etmek gibi mahlûkatından dilediklerinin tevbelerini kabul etmek ve onları kendisini razı kılacak hususlara muvaffak kılmak suretiyle mahlûkatından dilediği kimse­leri temize çıkarır. Allah kullarının sözlerini özellikle masiyete düşmede ve masiyetten kurtulma hususunda ihlâs sahibi olma durumunda ve masiyetin gü­nahlarından aklanmak noktasındaki sözlerini gayet iyi işitir. Hidayet ve dalâlete lâyık olan kimseleri, sözleri, davranışları, hayasızlığın yaygınlaşmasında ısrar edenleri ve bunlardan tevbe edenleri gayet iyi bilir. Her insan yaptığı amellerinin karşılığını verir.

Bu ifade günahlardan temizlenmeyi, tevbeye ihlâsla yönelmeyi açık bir şe­kilde teşvik etmektedir.

İftiracılara ve onların sözlerini duyanlara edep dersi verdikten sonra Al­lah Tealâ, Mistah’a artık ebediyyen infakta bulunmamaya yemin eden Hz. Ebubekir’e (r.a.) de edep dersi verdi.

Müfessirler diyorlar ki: Bu ayet (Nur, 24/22) iftiracılara uyan Hz. Ebubekir’in teyzesinin oğlu Mistah’a infakta, yardımda bulunmamak üzere ye­min etmesi üzerine nazil olmuştu. Mistah, Hz. Ebubekir’in himayesinde bir ye­tim olup Hz. Ebubekir ona ve diğer yakınlarına infakta bulunuyordu. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

“İçinizden fazilet ve imkân sahipleri, akrabalara, yoksullara, Allah yolun­da hicret edenlere yardım etmemeye yemin etmesinler.” Yani dinde, ahlakta ve ihsanda fazilet sahipleri, mal ve servet hususunda imkân sahipleri Hz. Ebu Bekir’in teyzesinin oğlu olan, Mekke’den Medine’ye hicret eden fakir bir müslüman olup Bedir savaşına katılan Mistah gibi yoksul ve muhacir yakınlarına vermemek üzere yemin etmesinler. Bu ayette Hz. Ebubekir’in (r.a.) faziletine ve şerefine delil vardır, sıla-i rahime teşvik vardır. Bu ayet sıla-i rahim husu­sunda yumuşaklık ve şefkatte son noktadır.

“Affetsinler ve müsamahalı davransınlar.” Yani kötülük işleyenleri affet­sinler, günahkâr kimsenin hatasını bağışlasınlar. Ona ceza vermesinler. Onu bağışlarından mahrum kılmasınlar. Önceki iyiliklerine tekrar dönsünler. Çün­kü bir defa hata eden kimseyi cezalandırmakta şiddetli davranılmamalıdır. Meselâ, Mistah had ve darbe ile cezalandırıldı. Bu yeterlidir. Bir defa ayağı kaydı. Allah da onun tevbesini kabul etti.

“Siz Allah’ın sizi affetmesini arzu etmez misiniz? Allah çok mağfiret eden ve çok merhamet edendir.” Yani siz Allah’ın sizin günahlarınızı örtmesini istemez misiniz? Zira ceza amelin cinsindendir. Sana karşı hata edenin hatasını affettiğin gibi Allah da seni affeder. Senin müsamaha gösterdiğin gibi sana müsamaha gösterilir: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez. “

Allah, itaat edip tevbe eden kullarının günahlarını mağfiret edicidir. Onlara karşı çok merhametlidir. İşledikleri, sonra da tevbe ettikleri hata sebebiyle onlara azap etmez. Siz de Allah’ın ahlakıyla ahlâklanın.

Bu ifade müminleri af ve müsamahaya teşvik etme ve tevbe edenlerin günahlarını mağfiret etme şeklinde değerli bir vaaddir. Bu sebeple Hz. Ebubekir (r.a.) derhal şu sözü söyledi: “Evet Allah’a yemin olsun ki, ey Rabbimiz biz senin bizi mağfiret etmeni arzu ediyoruz.” Sonra da Mistah’a daha önce yaptığı infakı tekrar yapmaya başladı. Şöyle diyordu. “Vallahi ona yaptığım bu infakı ebediyyen kaldırmayacağım.”